Gezi tebliğnamesi, Can Atalay'ın vekilliği ve yargının 'bağlanma' sorunu…
G

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Geçen hafta Yargıtay Başsavcılığı, Gezi yargılamasında tebliğnamesini sundu. Mücella Yapıcı haricindeki isimlerin cezalarının onanmasını talep etti. Gökçer Tahincioğlu tebliğnameyi ayrıntılarıyla anlattı.

Öncelikle, yetmiş küsur sayfalık tebliğnameyi baştan sona okumak direnç gerektiriyor. Türkiye’de her gün, bir önceki günü aratan yargı pratikleriyle karşılaşıyoruz. Önümüzdeki tebliğname, bir savcının davaya dair hukuki görüşünden çok, yıllardır içinde tuttuğu bir şeyler yazma isteğini giderme çabası izlenimi uyandırıyor. Zamanında, örneğin AYM üyesi Haşim Kılıç’ın ve üye Sacit Adalı’nın bu tarz (“Fırsat bu fırsat, içimi dökeyim!”) karşıoyları olurdu, ancak kabul etmeliyim nitelik bakımından hiç fena metinler değildi onlar. Hâlihazırdaki tebliğname ise daha ziyade eski başsavcılardan Vural Savaş’ın tarzını çağrıştırdı bana. Hatırlıyorum, parti kapatma iddianamelerinde, muhtelif demokrat ülkelerin en antidemokratik hükümlerini ve parti yasaklamanın nimetlerini anlatmaktan bir türlü konuya gelemiyor, kapatılmasını talep ettiği partiye pek az sayfa ayırıyordu. Güncel metni okuduğumda, o yıllarda eleştirdiğim savcılara haksızlık ettiğimi(zi) düşündüm.

Tebliğnameye göz atınca, kültürlü bir bey olduğunu tahmin ettiğim savcının İbn Haldun’u, Maslow’u ve Atatürk’ün söylevlerini okuduğu görülüyor, ancak bu isimleri neden anlattığı ve dava konusuyla irtibatı tam olarak anlaşılmıyor. Daha doğrusu, varmak istediği yer için söz konusu vurgulara gerek olup olmadığı belirsiz. Atıfların çoğu dava konusuyla ilgili olmaktan çok bir ‘komplonun’ çözülmesine hizmet eder nitelikte. Malum, Gezi iktidar cenahınca bir darbe olarak tanımlanıyor ve bir kez darbe dedikten sonra o günlerde yaşanan her gelişme ve adı geçen isimlerin birbirleriyle kurduğu her düzeyde ilişki o ‘darbenin’ planlanıp hayata geçirilmesi kapsamında ele alınıyor.

Savcının, yazarlara ve tarihe yaptığı her gönderme eninde sonunda, okurunu, ‘devlet-nizam-kanun’ şemasının selametinin hayatiyetine ikna çabasının ürünü. İnsan toplumu oluşturur, korunma gereksinimi duyan toplum düzen ve yasaya ihtiyaç duyar, düzen ve yasa devlet demektir, düzeni bozan her faaliyet devleti ve nihayetinde toplumu ve insanı sarsmaya yöneliktir, vesaire… Maslow ve İbn Haldun’a göndermelerin yeteri kadar ikna edici olmayabileceğini düşündüğü yerde Atatürk’e başvuruyor ki, toplumun bir kesimi nezdinde meşruiyet sağlamayı hedefliyor olmalı:

“Bireyin değil bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve Devletin yararı her düşünce ve kaygıdan önce gelmelidir. Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar uygar ve düzenli toplumları Devletleri yıkarak anarşi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır…”

Bu sözlerin sarf edildiği yıl 1925 ve 1925’ten bugüne bazı şeyler değişmiş, insan hakları kavramı doğmuş, temel hak ve özgürlükler rejimi büyük itibar kazanmış… hiçbir önemi yok muhterem için.

Bir sayfadan sonra tarihî figürler bir yana bırakılıp komplo teorisyeni yazarlara atıflarla, ‘etki ajanı’, ‘yönlendirici ajanlar’, ‘nüfuz casusları’ gibi terimler faslına geçilmiş. Burada artık ‘okurla’ sohbetin epey koyultulduğunu, komplo teorilerinin en klişe argümanlarının peş peşe sıralandığını görüyoruz. Okurken zihnimde sürekli, “Gene bir gün arkadaşlarla oturuyoruz, konu konuyu açıyor…” cümlesi yankılandı… Sohbet güzel güzel olmasına ama bir ikna sorunu mevcut, bu yüzden ‘etki ajanı’ konusunda yeniden Atatürk’e dönüp 3 Ocak 1922 tarihli bir konuşmasından alıntı yapılmış:

“Bu güne kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışmalar yapan kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir: ekonomik amaçla bilim ve insanlık yararı görüntüsü ile yurdumuza gelip istila (işgal) hazırlamak için etnik toplulukları gerek hükümete gerek birbirine karşı kışkırtmak…buna izin vermek çocukları yaşayacakları çevreye düşman yada hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır. Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.

Yıllarca cemaatlerle ve onların temsil ettikleriyle mücadele etmiş insanları yargılarken, mahkumiyetleri destekleyecek argümanları Atatürk’ün ifadelerinden çıkarmaya çalışmak, ancak Yeni Türkiye’de olabilecek bir şeydi.

Ardından, “Bakalım şu ana dek anlattıklarımı anlamış mısınız?” aşaması başlamış, sayfalar boyunca… hangi tespiti neden ileri sürdüğünü ve ileri sürdüğünün konuyla bağını kavramak kolay değil. Muhtelif STK’lardan, türlü örgütlerden söz ediliyor ve sayısız telefon konuşması var; insan bir süre sonra, “Bu kadar çok telefonla konuştularsa kesin bir şeyler yapmışlardır” vehmine kapılıyor, itiraf etmeliyim. Bu arada, sıkça İsak Alaton’dan söz edilmiş, uzun uzun Can Paker’in (Erdoğan’a yakın) Açık Toplum Vakfı ile ilişkisi anlatılmış ve tüm ‘fenalıkların’ Paker’in ‘bu vakıftan uzaklaştırıldıktan’ sonra gerçekleştiğini anlatmak için harcanan çaba takdire şâyan.

Onlarca sayfada, yargılananların yargılanmasını ve hüküm giymesini gerektirecek ne olduğunu, somut delilleri kavramaya çalışıyorsunuz, nafile. TV kurmaya çalışılmış, çekilmeyen bir belgesel vb. bildik konular; temcit pilavı gibi, yıllardır aynı şeyleri dinliyoruz.

Savcı birkaç yerde, ‘örgütü’ resmederken ‘beden’ metaforunu kullanmış. Kavala’nın konumu da bu bağlamda tanımlanmış: “Sanık Mehmet Osman Kavala’nın oluşturduğu ağı bir vücut gibi düşündüğümüzde, sanığın, her faaliyetin icraya konulmasından önceki son karar mercii olduğu, bu yönüyle organizmanın beyni konumunda olduğu anlaşılmaktadır.” Ne güzel değil mi, ‘vücut gibi düşününce’ hemen anlaşılıyor örgütün niteliği. Ola ki bir vücut gibi düşünmezsek, eyvah!

Gökçer Tahincioğlu’nun da yazısında dikkat çektiği şu kısım tebliğnamenin zirvesi:

“İlkokul mezunu emekli bir vaiz maaşıyla 1999 yılından itibaren bir çiftlik evinde ikametin katı koşullarına tabi, ismine üniversite kürsüleri bulunan örgüt liderinin, ABD’ye gidişiyle birlikte FETÖ/PDY’nin geçirdiği süreçlerin George Soros ve Açık Toplum vakfının paralellik arz ettiği, el ele yürüdükleri, sanık Mehmet Osman Kavala ile Ali Hakan Altınay, Çiğdem Mater, Mine Özerden’in de başından sonuna bu sürecin içinde yer aldıkları…”

Muhterem okur, bu paragrafı okuyunca siz de Gezi, Soros ve FETÖ/PYD arasındaki bağı kurdunuz mu? Olmadı mı, zorlamayın kendinizi, belli ki gönül gözünüz kapalı. Peki, AİHM’nin Kavala hakkındaki kararı vs… Atatürk’ün AİHM kararları hakkında bir konuşması filan olsaymış keşke, gerçi o yıllarda böyle bir yargı organı yoktu değil mi, yoktu tabii…

Can Atalay kararı:

Yargımızın AYM ve AİHM kararları karşısındaki ‘bağlanma sorununun’ diğer bir örneği de Can Atalay hakkında verilen Yargıtay kararı.

Bilindiği üzere sevgili Can Atalay Hatay’dan TİP milletvekili oldu ve tahliye edilmedi.

Neden? Çok kısa özet:

Anayasa’nın 83. Maddesi, milletvekili dokunulmazlığı ve sorumsuzluğunu (kürsü dokunulmazlığı) düzenler. Bir milletvekili -TBMM kararı olmadığı sürece- tutulamaz, tutuklanamaz, sorgulanamaz ve yargılanamaz. Bu korumanın iki istisnası var: ‘Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali’ ve ‘Anayasa’nın 14.maddsindeki durumlar’ (soruşturmasına seçilmesinden önce başlanmış olmak kaydıyla).

İlkini tespit daha kolay. Oysa ikinci istisna, Anayasa’nın 14.maddesindeki durumlar konusu karmaşık. Madde başlığı ‘temel hak ve özgülüklerin kötüye kullanılamaması.’ Özetle, anayasal düzeni, bölünmez bütünlüğü, devletin varlığını vs. güvence altına alan bir hüküm.  Güzel de, hangi fiilin bu kapsama girdiği nasıl belirlenecek, sonuçta bir anayasa hükmünden söz ediyoruz, ceza yasası hükmünden değil. Yanlış hatırlamıyorsam eğer, 2007’ye dek bu konu gündeme gelmemişti, o tarihte Sabahat Tuncel cezaevindeyken milletvekili seçildi ve mahkeme tahliyesine karar verdi.

Yıllar sonra aksi yönde kararlar da çıktı ve bazı vekiller seçildikten sonra cezaevinde tutuldu, sonunda AYM’nin hak ihlali kararlarıyla cezaevinden çıkıp yemin ederek göreve başlayabildiler. Bazı vekillerin yargılamasının -milletvekili olmalarına karşın- yine 14.madde istisnası gerekçe gösterilerek devam etmesine karar verilebildi. (örneğin, Sırı Süreyya Önder.) 

Demek ki 83. maddedeki bu istisna nedeniyle, bir kişi vekil seçilse de yargılamasına devam edilebiliyor. Buna mukabil ‘tutuklu yargılamanın’ anayasa hükmü ile ilgisi yok. Eğer illa yargılanacaksa (!), seçilen kişinin ‘tutuksuz yargılanmasına’ da karar verilebilir, bunun önünde hiçbir engel yok. Yargılamanın durup durmayacağı ile tutuksuz yargılamanın mümkün ve gerekli olduğu durumu, ayrı konular.

Ayrıca, Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Leyla Güven hakkında verilen iki AYM kararı ardından, tutukluyken milletvekili seçilmiş bir kişinin tahliye edilmesi gerektiğini görmezden gelmek mümkün değil. Bu kararlarda AYM, ‘dokunulmazlık dışında bırakılan suçların, salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli olmadığına’ hükmetmiş ve TBMM’ye konuya ilişkin düzenleme yapması için süre vermişti. Düzenleme yapılmadı, çünkü ‘muğlaklık’ bu rejimlerin başlıca gıdalarından.

Can Atalay’ın tahliye talebini reddeden Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 2023/12611 esas ve 2023/112 karar numaralı kararında, AYM’nin bu kararlarını eleştirmiş.

Bireysel başvuru yolu ile bir anayasa hükmünün yürürlükten kaldırılamayacağı veya uygulanmasının olanaksız hale getirilemeyeceğine, AYM’nin bireysel başvuru yoluyla meri anayasa normunun uygulanmasının ortadan kaldıracak veya işlevsiz hale getirecek şekilde bir karar vermesinin hukuken mümkün olmadığına hükmetmiş.

Bireysel başvuru ve sonuçları, yüksek yargı ile AYM arasında ilk günden itibaren bir gerilim konusu. Yüksek mahkemeler, AYM’nin kendileri açısından bir temyiz organı haline geleceği kaygısını yıllar önce de dile getirmişti. Bu anayasa tartışması bir yana; AYM’nin konuyla ilgili ‘bireysel başvuru’ sonucunda aldığı hak ihlali kararlarının, Yargıtay dairesi tarafından eleştirilip ciddiye alınmaması kabul edilemez.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, konuya ilişkin AYM kararlarını (ayrıca YCG içtihadını) kendisi bakımından bağlayıcı kabul etmeyerek, hem Anayasa’nın 83. maddesindeki muğlaklığı seçilmiş kişilerin aleyhine olacak biçimde artırmış, hem AYM’nin bireysel başvurularda ‘yasallık’ bakımından bulduğu aykırılığı anlamsızlaştırmış, hem de seçme ve seçilme hakkını hiç de zorunlu olmayan bir tutuklu yargılama tercihi ile ‘bir kez daha’ yok saymış oldu. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi ‘bir kez daha’ görmezden gelindi.

Ezcümle, Can Atalay’ın yargılaması durmalıydı, durmadı. Yargılaması devam edecekse, ‘tutuksuz sürmeli’ ve tahliye edilmeliydi, edilmedi. Neyse ki AB’ye giriyoruz, belki bu biraz moral olur.

Gökten üç elma, bizlere de her zaman olduğu gibi olup bitenin anayasayla filan bir ilgisi varmış gibi anlatması düştü.