CENK SİDAR *
cenk@sidarglobal.com
@cenksidar
Pazar günü Zaman gazetesine yapılan polis baskını 12 Eylül rejiminden sonra ulusal bir gazeteye yapılan ilk baskın olarak tarihteki kara yerini aldı. Açıkça görülüyor ki, bir intikam alınıyor ama bu intikam ülkede katledilen demokrasinin intikamı değil.
Süreç İslamcı cenah içerisinde bir çıkar kavgası olarak başlayan ama ‘varoluşsal’ bir mücadeleye dönüşen kavganın dışavurumu.
Bugün mağdur olanların dün mağduriyetler yaratmış olduklarını unutmak hata olur. Cemaat’in ve yayın organlarının sicilini uzun uzun konuşabiliriz fakat gün bunun günü değil.
AKP ve Erdoğan artık ‘varoluş’ krizinde
Vicdanlı, ilkeli ve tutarlı olarak mevcut duruma adaletin penceresinden bakmamız lazım. Geçmiş tartışmaları bir yana bırakıp hak, hukuk ve özgürlüklerden yana olanların demokrasi, basın-fikir özgürlüğü ve ülkenin geleceği açısından olan bitene karşı sesini yükseltmesi, medyaya bugün verilen gözdağına karşı dayanışma içerisinde olması gerekiyor. Bugün Zaman`a yapılanın yarın Diken, Hürriyet, Radikal, T24 yahut Sözcü’ye yapılmayacağının hiçbir garantisi yok. Bilakis mevcut eğilim o yöne doğru…
AKP ve Erdoğan için temel kaygı ve öncelik ‘var olabilmek’. Yolsuzluk ve usulsüzlüklerden yargılanmamak, hem kendi hem de bütün bu süreçlere bulaşan yakınlarını koruyabilmek ana öncelik…
Demokrasi, ekonomi ve dış politika arka planda. Artık AKP için iktidar demek, var olmak demek. İktidarın kaybedilmesi ve muhalefete düşmek ise hesap verme ihtimalinin ufukta belirmesi anlamına geliyor. Mesele bu denli varoluşsal olmasa bir gazete genel yönetmenini canlı yayında milyonlarca kişinin gözü önünde gözaltına alma cüretini kimse gösteremezdi.
AKP artık demokrasiden vazgeçti
AKP iktidarının ülkenin demokratik geleceğinden vazgeçtiği, daha yumuşak bir ifadeyle demokrasiyi artık çok umursamadığı apaçık ortada. İktidarın politika tercihlerinin sonuçları kendisi için beklediğinden ağır olabilir. Mevcut tercihler ekonomiyi de aşağıya çekecek ve AKP için eninde sonunda siyasi maliyet yaratacaktır.
Çünkü ekonomi AKP’yi halen bütün bu olanlara rağmen ayakta tutan yegane unsur. Erdoğan’ın hala idrak edemediği şey, doğal kaynaklara sahip olmayan, üretim değil tüketim odaklı büyüyen ve tamamen dış finansmana bağımlı olan Türkiye ekonomisinin hem demokrasiden ödün verip hem de ekonomisini ayakta tutamayacağı gerçeği.
Demokrasi olmadan ekonomş ayakta kalamaz
Günümüz küresel sisteminde demokrasi olmadan ekonomi ayakta kalamaz, ekonomi olmadan da demokrasi ayakta kalamaz. Bu iki alan birbirine bağımlı. Yeni siyasetin ve yeni ekonominin gerçeklerini anlamadan ‘Yeni Türkiye’ retoriğini kullananlar kendi kazdıkları kuyuya düşmek üzereler.
Tarihsel bir analiz yapalım: Ekonomi ülkede her zaman başat faktör oldu. Seçmen AKP’yi yaşanan bir ekonomik kriz sonrasında iktidara getirdi. 2002-2007 döneminde AKP gemiyi Kemal Derviş’in rotasından çıkarmayarak büyüme ortamını sağladı. 2007-2012 döneminde kendi programını oluşturmaya başladı ve bu yüzden sendeledi.
Bu sendelemede küresel ekonomik kriz AKP’nin imdadına yetişti. 2012 sonrasında makroekonomik dengesizlikler su üstüne çıktı ama küresel ekonomik kriz sonrası Merkez Bankalarının uyguladığı parasal genişleme operasyonları ve düşük faizler nedeniyle yaşanan likidite bolluğu gemiyi su almasına rağmen batırmadı.
Ekonomi 2002-2015 döneminde bir şekilde ayakta kaldı, ayakta kaldığı koşulda da AKP gücünü korudu. Bu ilişkiyi aşağıdaki grafikte net olarak görmek mümkün.

Grafikte görüldüğü gibi, ekonomiyi ayakta tutamadığı durumda AKP’nin iktidarını sürdürmesi pek mümkün değil. AKP’nin oylarıyla ekonomik büyüme oranı arasında doğru orantılı bir ilişki var. Büyümenin yavaşlamasıyla AKP de kan kaybediyor.
Türkiye siyasi tarihine baktığımızda da, demokratik iktidar değişimlerine yol açan tek parametrenin ekonomik istikrar olduğunu görüyoruz. Ekonomi bozulma sinyallerini verdiğinde, seçmen davranışını değiştirmeye meylediyor. 1973, 1994, 2002 yıllarında bu durum tecrübe edildi.
Başka ülkede olsa iktidar çoktan değişmişti
Ülkede demokrasi, dış politika ve yolsuzluk gibi diğer unsurlar maalesef siyasette temel belirleyici değil. Bu durum halen demokrasinin yeterince içselleştirilmediğinin bir göstergesi.
Bakanların karıştığı yolsuzluk davaları, siyasallaşan yargı, katledilen hukuk, çivisi çıkan kurumlar, otoriter-kutuplaştırıcı dil ve hızlı bir şekilde çökerek güvenlik tehditleri yaratmaya başlayan dış politika kendi başına seçmen davranışını değiştirmeye yeterli olamıyor. Bunu 30 Mart ve 10 Ağustos’ta teyit ettik. Ülkede Haziran 2012’den Mart 2014’e kadar yaşananların yüzde 5’i sağlıklı bir demokraside gerçekleşseydi, o ülkedeki iktidar partisinin ayakta kalması mümkün olamazdı.
Fakat artık ekonomik tablo sert bir şekilde değişmeye başladı. 2014 yılında diğer gelişmekte olan piyasaların oldukça gerisinde (%1.7) büyüyen Türkiye’nin artan genç nüfusuna istihdam sağlayabilmesi için istikrarlı bir eksende yüzde 6 oranında büyümesi gerekiyor.
Türkiye bu orandan çok uzak. Aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi, 2014 yılının 3’üncü çeyreğinde Türkiye’nin büyüme oranı diğer gelişmekte olan ülkelerden çok geride.

Vasatlaşan ekonomik büyüme önümüzdeki yıllarda ancak yüzde 2-3 bandında büyüyebileceğimizi gösteriyor. Bu sürdürülebilir bir durum değil ve mutlaka siyasi maliyeti olacak. Cari açık büyümedeki yavaşlamaya rağmen orantılı düşmüyor. İşsizlik ve enflasyon halen artış eğiliminde.
Türkiye’nin yeni bir ekonomik modele ihtiyacı var
Gerekli büyüme seviyelerine ulaşılabilmesi için Türkiye’nin yeni bir ekonomik model yaratması, bu modelin de katılımcı demokrasiyle güçlendirilmesi gerekiyor. Katma değeri yüksek üretime ve bu üretimi gerçekleştirecek yaratıcı, eğitimli, girişimci ve tetikleyici bir gruba ihtiyaç var. Bu grubu ülkede tutmak içinse, demokratik ve huzurlu bir siyasal iklim şart.
Ancak inovasyon ve yeni fikirler ekonomiyi ileriye taşıyabilir. Fikir özgürlüğü ve özgür düşünce iklimi bu nedenle asli unsur. Fikirleri hem iç hem de dış yatırımla birleştirecek mekanizmalar oluşturulması gerekiyor. Bugün olduğu gibi içe kapanan ve izole olan bir Türkiye bu ideali gerçekleştiremez. Yeni fikirler, konseptler, ürünler geliştirmemiz lüks değil gereklilik. Bu da ancak daha fazla demokrasiyle mümkün.
Bu bağlamda basın özgürlüğü demokrasinin en temel parametrelerinden biri. Türkiye 2014 yılında dünya medya özgürlüğünde 179 ülke arasında 154’üncü sırada. Son gelişmeler neticesinde ülkenin bu endekste daha da düşmesini beklemek yanlış olmaz. Medya özgürlüğüyle küresel ekonomik rekabet arasındaki ilişki de oldukça net. Bu durum aşağıdaki grafikte net bir şekilde gözüküyor. Basın özgürlüğü arttıkça küresel ekonomik rekabet gücü artıyor.

Bu ilişkinin gerekçesi çok net: medyanın özgür olmadığı ülkelerde siyasal iktidarı hataları konusunda kamu yararı için uyaran bir mecra yoktur. Hesap verme mekanizmalarının yokluğu hatalardan dönmeyi ve yapısal reformlar yapmayı güçleştirir. Usulsüzlük varsa medya özgürlüğü yoktur. Verimlilik, liyakat ve ilerlemeden bahsedemezsiniz. Ancak baskıdan, otoriterleşmeden, yasaklardan, tek-tipleşmeden bahsedebilirsiniz. Bu yüzden basının özgür olmadığı ülkelerde ekonomik kalkınma sürdürülebilir olarak gerçekleşemez.
Canlı yayında muhabire gözaltı aptallık
Ayrıca basının özgür olmaması yabancıların ülke algısını yani dış yatırımları olumsuz etkiler. 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarının tam bir sene öncesinde rövanşist bir yaklaşımla medyaya yapılan bu operasyon Gezi olayları ve yolsuzluklardan dolayı zaten kötü durumda olan demokrasi algısına büyük zarar verecektir.
Ekonomi yönetimindeki aklı selim kişilerin canlı yayında bir gazete genel yayın yönetmenini tutuklamanın aptalca olduğunu söylememeleri kabul edilir mi? Benzer bir aptallık CNN muhabirini İstanbul’da CNN canlı yayınında gözaltına yapılmıştı.
Böyle bir ülkeye kim yatırım yapar?
Dış yatırımcı bir ülkedeki irrasyonel siyasi ve ekonomik davranışların muhtemel etkilerini göz önüne alır. Siyasi olarak bu derece tıkanmış ve siyasi çıkarlar uğruna bankaların batırıldığı, holdinglere vergi cezaları kesildiği, medya gruplarının yandaşlara peşkeş çekildiği ve gazetecilerin tutuklandığı bir ülkeye kim stratejik yatırım yapar?
Belki siyasi iklimin durumu çok vahim değilse kısa dönemli yatırım gerçekleşir, fırsatçı yatırımcı yüksek faizlerden yararlanır, faizini alır ülkeden çıkar. Zaten 2007-2015 döneminde gerçekleşen özetle budur. Bu durum suni bir büyüme yaratmıştır. Fakat artık geçmiş dönemdeki bol likidite ortamı da yok, Türkiye siyasetinin durumu çok daha kötü.
2015 yılında ABD Merkez Bankası FED’in faizleri artırmaya başlayacağının sinyalini vermesiyle gelişmekte olan piyasalar risk altına girdi. Bu yüzden artık fırsatçı kısa dönemli yatırımcı bulmak, bu şekilde kısa dönemli ihtiyacı karşılamak bile güç.
Önümüzdeki dönemde Türkiye`nin dış finansmana her zamankinden çok daha ihtiyacı var. Rakamlar aşağıdaki grafikte görülebilir:

Türkiye’nin riski diğer ülkelerden çok daha fazla çünkü Türkiye’nin düşük büyümesi, yüksek cari açığı ve enflasyonu mevcut. Petrol fiyatlarının düşmesi, Ukrayna krizinin Türkiye’ye sunduğu ticaret fırsatları gibi kısa dönemli konjonktürel olumlu faktörler bile yeterli olamayacaktır.
2015 seçimleri ülke için son çıkış
Sonuç olarak iktidar var olabilmek için demokrasiden ödün vererek ayakta kalabileceğini düşünüyor ama ciddi anlamda yanılıyor. Demokrasiyi, hukuku ve özgürlükleri katlederek ekonomiyi uçurumun eşiğine getiriyor, kendi sonunu hazırlıyor.
Tekrar etmekte fayda var: Türkiye’nin makroekonomik denge sistemi içerisinde en az yüzde 6 büyümeye ihtiyacı var. Bunun için uzun dönemli bir ekonomik yapılanma, adil-özgürlükçü-demokrat bir sistem ve akıllı bir dış politika gerekiyor.
Türkiye’yi içinde bulunduğu siyasal tıkanıklıktan çıkarabilecek tek koşul 2015 yılında yapılacak parlamento seçimlerinde gerçekleşecek bir iktidar değişikliğidir. Bu gerçekleşmezse, ülke tehlikeli sonuçlar doğuracak bir ekonomik ve siyasi buhrana sürüklenebilir.
Demokrasiye ve ülkenin aydınlık geleceğine inanan bütün kesimlerin demokratik bir iktidar değişimi için el birliğiyle çalışması gerekir.
Ülkemizde tam demokratik, seküler ve insani/iktisadi olarak kalkınmış bir ‘Türkiye Rüyası’ yaratmak hala mümkün. Bu süreçte umudu kaybetmemek ama mevcut riskleri de gözden kaçırmamak gerekiyor.
* Washington’daki Sidar Global Advisors (SGA) şirketinin CEO’su