ZEYNEP GÜVEN ÜNLÜ
@zeynepguvenunlu
Uğur Vardan ya da mavracı arkadaşlarının taktığı adıyla ‘Lezzet Abi’. Sayılan, sevilen, fikrine değer verilen sinema ve spor yazarı. Yalnızca yazarlığın sefasını sürmeyip ‘mutfağın’ çilesini de çeken 30 yıllık basın emekçisi. Meslek hayatında, Erkekçe’den Aktüel’e, Özgür Gündem’den Radikal’e, ‘ayak basmadığı’ dergi, gazete yok gibi.
Kendi hayatından izler taşıyan ilk kitabı ‘Çelişki Nedir Bilmez Lezzet’in Geçmiş Zaman Maceraları’nı yayınlayan Vardan’la çocukluğunu ve 70’lerin popüler kültürünü konuştuk.

Yılların sinema ve spor yazarı Uğur Vardan’ın ilk kitabı bir çocuk kitabı oldu. Neden ve nasıl yazıldı bu kitap?
Sinema ve spor alanında kalem oynatmış biri olarak başta eski yazıları derleyeceğim, kimi söyleşilerimi toparlayacağım kitap ya da kitaplarla yola çıkmayı düşünüyordum. Ama eski mesai ve halı sahadan arkadaşım Derviş’le (Şentekin, Çınar Yayınları Yayın Yönetmeni) “Çocuklara ilişkin futbol, basketbol, voleybol öğreten bir seri hazırlayabilir miyiz” şeklinde bir proje üzerinde konuşurken iş başka yöne evrildi ve ortaya bu kitap çıktı.
Bugün pek çok insan, çocuklar için yazılan kitapların pekala yetişkinler tarafından da zevkle okunabileceğini düşünüyor. Çocuk kitabı diye ayrı bir sınıflandırmayı kabul etmiyor. Sen ne dersin?
Doğrusu bu konuda uzman değilim. Lakin şu söyleyebilirim; yazdığım metinleri yetişkinlerin de okuyabileceğini gözeterek kaleme aldım. Şöyle de bir durum var, ben hep çocuklarla ilişkilerimde onları yetişkinler gibi görerek iletişim kurdum. Bunun da doğru bir yöntem olduğunu aramızdaki bağlarla gözlemledim.

Çocuklarla aran iyi o zaman.
İyi ve dengeli bir ilişkim var sanırım. Sıcak bir örnek olması bakımında gazeteci dostlarım Bahar Çuhadar-Olkan Özyurt çiftinin oğlu Ali Güney’i şahit gösterebilirim! Ali Güney’e hep kelime oyunları yaparım ve terse yatırmaya çalışırım. Salvolarım karşısında başta kafası karışıyordu ama şimdilerde meseleyi çözdü, o da bana kelime oyunları yapmaya başladı.
Bazen sokakta koşarken önüme ya da yakın bir yere düşen erkek çocukları oluyor, tam ağlamaya başlıyorlar, onlara ‘Penaltı’ ya da ‘Yok bir şey, kalk, oyna, devam’ diyorum. Birden surat ifadeleri değişiyor, önce bir şaşkınlık, sonra da acıyı unutarak yüzlerinde bir gülümseme beliriyor. Bütün bu davranışların ardında sanırım bana küçükken büyük muamelesi yapan aile efradımızın yaklaşımları yatıyor.

Biz dinozorlar gidince, dünya çocuklara daha uygun hale gelecek
Bugünün çocuklarında gördüğün ortak özellikler var mı?
Dijitale, sanal ortama çok hâkimler. Zeki oldukları kesin, iyi eğitiliyorlar, algıları yerelden ziyade evrensele yönelik. Ama bizden farklı olarak okumayı galiba çok sevmiyorlar. Onlar için izlemek daha önemli. Bu aslında geçmişte de böyleydi, okuma yerine seyretmek ulusal reflekslerimizden biriydi sanki. Televizyonun çok çabuk sevilmesi ve popülerleşmesi bunun bir göstergesiydi. Ama bu durum sanırım insanlığın geneli için geçerli. İşin bugünün çocuklarına yönelik yansıması ise sanırım hayat pratiklerinin izledikleri şeylerden oluşması.
Geçmişte tatillerde mahalleden komşuların dükkânlarında çalışmak bile sosyalleşmeyi ve olgunlaşmayı sağlardı. Burada ‘çocuk işçileri’ kastetmiyorum tabii ki, bir tür ‘hayat stajı’ fikrini hatırlatmaya çalışıyorum. Yanlış tespitlerde de bulunabilirim elbette lakin bana zeki ama asosyal geliyorlar. Sanki bütün hayatlarını mesaj atarak gerçekleştirseler daha çok hoşlarına gidecek gibi… Şöyle de bir durum var, bizim gibi geçmişin parçası olarak yaşayan bir tür dinozorların yok olmasıyla birlikte gezegen onların hayat biçimlerine daha uygun hale gelecek, bizim dert edindiğimiz meseleler bitecek, belki de yeni bir insan türü ve onun tavır ve davranışları sahaya yansırken başka bir hayata uzanılacak.
Zonguldak’ın kömürlü havası, Balıkesir’in salçalı tostu
Kitapta yazdığın Uğur, mutlu, tatlı, sakin, sıradan bir çocuk. ‘Normal’ olanı mumla aradığımız bir dönemde sıradanlığı olumlu bir özellik olarak bilhassa vurguluyorum. Çocukluğunu anlatır mısın?
Meseleye önce genel bir aile portresinden giriş yapayım: Peder bey kasaptı lakin ben ilkokula başladığım dönem iflâs etti ve yeni bir serüvene atıldı; inşaat işçisi oldu. O dönemler böylesi bir dönüşümün neler ifade ettiğini anlayacak durumda değildim elbet ama sonra baktım ki İtalyan Yeni Gerçekçilik akımındaki filmlerde anlatılan karakterlerin hayattaki yansımalarından biriymiş babam. Annemse dönemine göre eli kalem tutan, okumayı seven, nüktedan bir kişilikti. Eve her gün bir gazete girer, haftalık olarak benim ilgi duyduğum çizgi romanlar alınırdı (Tarkan, Kara Murat, Doğan Kardeş ve Milliyet Çocuk). Benim koruma alanım ise çalışkanlığımdı. Peder bey iş değiştirip Balıkesir’de inşaat ustalığına başladı, sonrasında birlikte çalıştığı ekip Bursa’daki inşaat işlerini alınca biz de Bursa’ya taşındık doğal olarak. Ben üç ilde okuyarak tamamladım ilkokulu. Toplamda da beş öğretmenim oldu. Bütün bunların o yaştaki bir çocuğa hayat tecrübesi bakımından birçok şey kattığını sonradan fark ettim tabii ki.
Bu Batı Karadeniz’den Marmara’ya göç serüvenimizde farklı kültürel ve fiziksel dokularla da haşir neşir oluyorduk. Mesela Zonguldak’ta sokakta oynarken çok çabuk kirlenirsiniz, çünkü kömür havaya karışmıştır ve bir şekilde üzerinize siner. Balıkesir’de mesela salçalı tostu keşfetmiştim, şehir çok ucuzdu, bana verilen harçlıkla yarım kilo erik alır, sınıfta dağıtırdım. Doğan Kardeş sevdam ve sinemaya tutku yine Balıkesir’de hız kazanmıştı, çünkü sokağımızın karşısında açık hava sineması vardı ve oradaki çalışanlar beni severdi. Onlarla gece kapıda bilet keserdim, sonra da film başlayınca bir yere ilişir, koca perde karşısında hayal âlemlerine dalardım. Bu ritüel çok hoşuma giderdi. Keza yine Balıkesir’deyken televizyon yavaş yavaş evleri girmeye başlamıştı.
İlk televizyon yayınlarının heyecanını anlatan bir anını hatırlıyorum…
Evet, şöyle: Televizyon genelde kahvelerde olurdu. Bizim sokaktaki açık hava kahvesinde de ön sıralar çocuklara ayrılmıştı. Kız kardeşim Mine’yle bazen kapanışa kadar orada televizyon seyrederdik. Ekran kapanınca da masalardaki boşları toplar, sandalyeleri ters çevirir, yani TV izlemek karşılığında çalışmış olurduk! Bazen de ‘Çay Bahçesi’ne gidilir, semaverden çay içilir, ailece televizyon izlenirdi. Bir gün evdekileri ikna ettim; çay bahçesine gidip televizyon izleyecektik. Annem, babam, kız kardeşim ve ben, sanki önemli bir davete gidiyormuşçasına en temiz giysilerimizi giydik, olay yerine yollandık. Saat 19:00 gibi yola çıkmıştık, yarım saat kadar sonra çay bahçesindeydik. Usul gereği semaver söylenecek ama benim gözüm elbette ekrandaydı. Yavaştan peder beyi, “Hadi baba, söyle açsınlar…” diyerek sıkıştırmaya başladım. ‘Rahmetli’ sürekli “Tamam evladım, tamam çocuğum, söyleyeceğim. Biraz bekle, garson gelsin, semaveri de ısmarlayalım” türü cümlelerle beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ben de “Ama buraya televizyon seyretmeye geldik, çayı evde de içerdik,” diyerek sızlanmayı sürdürüyordum… En sonunda garsonlardan biri çağırıldı ve babam “Evladım, şu televizyonu açabilir misin? Bizim çocuklar seyretmek istiyor” dedi. Lakin aldığımız cevap şok (!) ediciydi: “Amca,” dedi garson, “Açayım açmasına ama bugün yayın yok ki…” O zamanlar her gece yayın yoktu. Çayımızı içtik ve kös kös eve döndük!

Heidi popüler kültürden ilk aşkımdı
Çocukken nasıl bir okurdun, neler okurdun?
Okumayı biraz da ilkokula başlamama dört hafta kala, Hürriyet’in sayfalarından dergi formatına geçerek yayımlanan Tarkan ve o dönemin unutulmaz klasiklerinden olan Ayşegül sayesinde öğrendim. Başlarda Ayşegül’leri heceleyerek okuyordum. Gilbert Delahaye-Marcel Marlier ikilisinin yarattığı bu kurgusal karakterin orijinal ismi Martine’ydi ve bizde Ayşegül Türkçe adıyla yayınlanıyordu. Çizimleri çok güzeldi, metinleri de basit, işlevsel ve etkileyici. Ayşegül, çocuk aklıyla iyi bir yol arkadaşı gibiydi. Ama biraz daha büyüyünce başka bir kahramanı keşfettim… İlkokul üçü bitirmiştim ki, bizimkiler bana yaş günü hediyesi olarak ‘Heidi’ adlı bir kitap almışlardı. Yazın ilk iş olarak bu kitabı bitirdim. İsviçre Alpleri’ndeki küçük bir kızın hikâyesini anlatıyordu. Heidi için, popüler kültürden ilk aşkımdı diyebilirim. Böylesi hayat dolu, enerjik bir kızdan etkilenmemek mümkün değildi. Okuma eyleminin güzelliğini ve sizi hayal etme çabasını itmesini belki de ilk kez bu kitapla ediniyordum. Mesela Heidi bazı geceler gökyüzünü ve onca yıldızı seyre dalardı. Ben de Uludağ’da yazı geçiren ve kamp hayatı yaşayan komşularımızın (Bursa’nın muhafazakâr orta-üst zengin ailelerinde denize gitmek yerine Uludağ’da iki-üç aylık bir nevi tatil yapmak yani yöreyi yazlık olarak kullanmak geleneksel bir refleksti, yanlış hatırlamıyorsam kamp yapılan yerin adı da Sarıalan’dı) yanına gittiğimde, gece yatarken gökyüzüne bakar ve Heidi’nin hissettiklerine yakın bir duyguyla uykuya dalardım. Johanna Spyri’nin yarattığı bu karakter daha sonra Japonların animasyon uyarlamasının TRT tarafından gösterilmesiyle, birkaç kuşağın unutulmazları arasına girmişti.
Ne bulursam okumam gerektiğine inanıyordum
Ben sanırım normal bir okur değildim, ne bulursam okumam gerektiğine inanıyordum. Çünkü eylemin kendisi hoşuma gidiyordu. Ama somuta inersek mesela bizim zamanımızda Milliyet Çocuk Klasikleri’nin ‘mavi’ kapaklı kitapları vardı. Yatılı okulun kütüphanesinde onları keşfetmiştim, örneğin ‘Son Mohikan’ı (Bizde artık ‘Mohikanların Sonu’ olarak bilinen romanı o zaman bu isimle çevirmişlerdi) orada okumuştum. Sonrasında televizyonda dizi olarak karşıma çıkınca çok sevinmiştim.
Kemâlettin Tuğcu romanlarını da severdim. Dönemin ruhuna, fakirliğe uygun, zorluklardan mutluluğa erişen kahramanları hoşuma giderdi. Tabii anlattıklarının çoğu iç parçalayıcıydı. ‘Mercan Adası’, Mehmet Seyda’nın ‘Şeytan Çekiçleri’, Jules Verne’nin neredeyse tüm kitapları, Dickens’ın eserleri, Kipling’in ‘Orman Çocuğu’, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun ‘Battal Gazi Destanı’ vs. Tabii şöyle de bir durum vardı; bütün bu yayınlar uyarlamalarıyla besleniyordu. Okuduğunuz kitapların bazen çizgi roman bazen film uyarlamaları karşınıza çıkıyor, zihninizdeki yerleri daha bir derinleşiyordu.









Fransız yatılı okuluna niyet, parasız yatılıya kısmet
Peki yatılı okul serüveni nasıl oldu?
Bir gün annem ve kız kardeşimle birlikte yatılı okulda geçen bir filme gitmiştik. Sanırım Fransız yapımıydı. Ben oradaki ortamı çok sevmiştim, sonrasında beşinci sınıfta sınava girdim, ayıptır söylemesi okul birincisiydim, ilk sınavı rahat geçtim, ikincisinde de Arifiye Öğretmen Okulu’nun yolunu tuttum. Ben Bursa Erkek Lisesi diye sınava girdiğimi düşünüyordum ama ‘Devlet Parasız Yatılı Okul Sınavı’ymış. Yani Köy Enstitüleri’nin devamı… Anneme sordum, “Gideyim mi” diye, “Sen bilirsin” dedi ve macera böyle başladı. Yatılı okul bence o yaştaki çocuklara erken büyümeyi, olgunlaşmayı öğretiyor. Öte yandan hiç unutmuyorum okul çarşamba günü açılmıştı. Annem, babam ve kız kardeşim geldi, beni okula teslim etti. Ayrılırken ellerini öptüm, ama o kadar dalmışım ki benden üç yaş küçük kız kardeşim Mine’nin de elini öpmüşüm.
Okuldaki ilk hafta sonuydu, herkes evi özlemiş ağlıyor, benimse ağlamak içimden gelmiyor. “Yav bende bir tuhaflık mı var” dedim ve o bir arkadaşımla birlikte gittik, Arifiye’den geçen tren yolunun raylarında yürürken zoraki ağladım. Sonraki yıllar Camus’nün ‘Yabancı’sını okuyunca bu durum aklıma geldi ve “Meursault gibi davranmışım” diye düşündüm. Yatılı okul hayatı altı yıl sürdü. Yoksullara, zorluklara rağmen zevkli, keyifli, öğreticiydi.

Geçmiş zaman maceralarını hatırladığın gibi mi yazdın, hatırlamak istediğin gibi mi yazdın?
Hatırladığım gibi yazdım… Sadece dört öyküden birini, ‘Arkadaşım Fa, Arkadaşım Re, Arkadaşım Fare’yi yeni yaşamıştım, çocukluk günlerine taşıdım. Mesela ‘Ve Top Direkte Patladı…’ öyküsü benim futbolcu olma hayallerimin o dönemdeki ifadesidir. Oyunu gerçek anlamda keşfetmem 1973 yılının sonlarına doğruydu. Türkiye’de ilk kez bir dünya kupasının (1974’te Federal Almanya’da düzenlenen organizasyon) televizyondan naklen yayımlanması o dönemin futbolseverleri ama asıl olarak çocukları için bulunmaz bir nimetti. Bu kupa içimdeki futbolcu olma özlemine ilişkin önemli parçalardandı. Cruyff’u ve unutulmaz Hollanda Milli Takımı’nı tanıdım, sevdim. Aynı yıllarda Doğan Kardeş dergisinde karşıma ‘Sihirli Ayakkabı’ isimli bir İngiliz çizgi romanı çıktı. Öyküsü şöyleydi: Yetenekleri kısıtlı bir çocuk olan Billy Dane, eski bir futbolcunun (Bombacı Ken) ayakkabılarını giyiyor ve onun serüvenine benzer bir futbol serüveni yaşıyordu. Ben doğrusu sahada Billy’den daha yetenekliydim fakat orta ikide gözlükleri takınca (eksi 3 miyop teşhisi konuldu, sonrasında eksi altıya kadar uzandı bu yol!) bu cephede şansım kalmamıştı. Ama yine de futbolcu olma hayalleri kurar, geceleri bunun için uykuya dalmadan bir saat önce yatağa girer ve nasıl bir futbolcu olacağımı düşlerdim. Başarılı ve iyi kazanan bir futbolcu olacak, servetimle yoksullara yardım edecek, ülkedeki statları düzeltecek, dünya standartlarını yükseltecek, o dönem hayran olduğum futbolcularla (mesele biri Kevin Keagan’dı) buluşacak, onlara olan hayranlığı ve sevgimi gösterecektim. Hayallerim bunlardı. Bir yandan da gözleri bozulan insanları gözlükten kurtaracak bir tedavinin bir an önce bulunmasını dilerdim. Sonuçta bu tedavi bulundu ama ben artık 35 yaşındaydım! Futbolcu olmak için çok geçti! 1999’da gözlerimi lazerle çizdirdim ve eksi altı numara miyopluğa veda ettim. Futbol kariyerimi de halı sahada sürdürdüm.

Sana neden ‘Lezzet abi’ diyorlar?
90’ların sonuna doğru Aktüel dergisinde çalışırken sevgili Mansur’un (Forutan) davetiyle, başında bulunduğu FHM (For Him Magazine) dergisine geçtim. Orada eğlenceli, mavraya düşkün, zeki ama hafiften tembel (!) bir ekip vardı. Bana giriş sayfalarının editörlüğünü vermişlerdi, 500 vuruşluk yazıyı bile üç günün sonunda alırdım. Bazen daha kısa sürede ve daha kolay oluyor diye kimi metinleri ben kendim yazardım. Bu arada Mansur yazı okuma işini hep bana yıkardı! Ben de okuduğum metinleri ilişkin yargılarımı ‘İyi yazı ama lezzetli değil’, ‘Çok lezzetli’, ‘Lezzeti eksik’ gibi ifadelerle yapıyormuşum. Ama bu durumun farkında değildim. Nihayetinde ekipten Levent (Ertem) bana ‘Lezzet abi’ lakabını taktı, Mansur da yaygınlaşmasını sağladı.
Futbolcu olamadım ama ‘güzel oyun’a dahil oldum
Sence insan 7’sinde ne ise 70’inde de o mu?
Bunun mutlak bir teşhis olduğunu sanmıyorum. Olabilir de olmayabilir de. Kendini fazlasıyla geliştirirsin, yola çıktığın noktanın çok uzağına erişirsin. Ya da iyi başlayıp sonradan tökezlemiş olabilirsin. Ama vücut dilinin genel olarak korunduğunu düşünüyorum. Bazen çok uzun zamandır görmediğin, geçmişinin parçası olmuş insanları hal ve tavırlarından hatırlayabiliyorsun. Bu da görsel hafızanın bir erdemi olsa gerek.
Yola çıktığın noktayla bugün olduğun yeri düşününce nasıl hissediyorsun?
Öncelikli çocukluk hayalim futbolcu olmaktı, olamadım ama İngilizlerin tabiriyle ‘güzel oyun’a bazen halı sahada bizatihi ter dökerek, bazen statta, bazen TV başında izleyerek, bazen oyunun ana aktörleri teknik direktörler, futbolcular, başkanlar, taraftarlarla bir araya gelerek, onlarla söyleşiler yaparak ya da haklarında olumlu ya da olumsuz eleştirilerde bulunan yazıları kaleme alarak dahil oldum. Öte yandan mimarlık okudum, bürolarda çalıştım, şantiyelere gittim, eğitimini aldığım disiplinin az-biraz havasını kokladım. Sonra, çocukluktan beri okudum, izledim; bütün bunlar zevkine yapılacak uğraşlardı. Ben bunlar için ayrıca bana para verilen bir mesleğin sahibi oldum. Tabii bir de işin sınıfsal boyutu var; kasapken iflas eden ve 35’inde ailesine bakmak için inşaat ustası olan bir babayla ev kadını bir annenin evladı olarak alt sınıfa ait çizilen kaderimi tahsil sayesinde farklı yönlere çevirdiğimi düşünüyorum… Ama asıl kazancım çocukluktan itibaren farkında olmadan biriktirdiğim kültürel her şeyden yazı yazarken yararlanmak oldu. Okuduğum kitaplar, çizgi romanlar, oynadığım oyunlar, izlediğim filmler, maçlar; hepsi büyük bir arşiv işlevi gördü. Sonuç itibariyle iyi ki bütün bunları yapmışım, yaşamışım diyorum.
