Gazeteci Şule Aydın: Kendini ispat etmek için tükenme

Türkiye’de kadın gazeteci olmak, yalnızca haber peşinde koşmak değil, aynı zamanda hem görünür kalmak hem de susturulmaya direnmek demek. Bağımsız gazeteci Şule Aydın tam bu nedenle, cesaretin ‘büyük laflar’dan değil, bazen bir masada tek başına oturmaktan, bazen ‘Ucu kime dokunur’ filtresini reddetmekten, bazen de saldırılar karşısında susmamaktan doğduğunu söylüyor.

Kurumsalın güvenli alanından çıkıp evindeki bir masa ve kamerayla çektiği ‘Tımarhanede Bu Hafta’dan, ‘Onlar TV’de omuz omuza yürüyen dayanışmaya, cinsiyet temelli saldırıların ‘trol işi’ değil politik bir sindirme yöntemi olduğundan, genç kadın gazetecilere ‘Kendini ispat etmek için tükenme’ uyarısına uzanan söyleşimiz, cesaretin de korku kadar bulaşıcı olduğunu hatırlatıyor.

Şule Aydın.

Hayli erkek egemen bir alanda varlık göstermeye çalışan cesur bir kadınsınız. Hayat deneyiminizde cesaretin bulaşıcı olduğunu en net hissettiğiniz an hangisiydi? O an sizi nasıl etkiledi ve yolculuğunuzu nereye çevirdi?

Zor bir soru gerçekten. Esasında insanın hayatında çok fazla kırılma anı oluyor ama sanıyorum ‘Tımarhanede Bu Hafta’ videolarının ortaya çıkış hikayesi hem bana hem başkalarına cesaret verdi.

Çalıştığım kanaldan istifa ederek ayrıldığım gün aslında sadece bir kanaldan ayrılmadım; konfor alanından, alışılmış güvenlikten, ‘kurumsal’ sayılan bir çerçeveden çıktım. Kadın bir gazeteci olarak zaten her adımın iki kat tartıldığı bir ülkede ‘Tek başına devam edeceğim’ demek kolay bir karar değildi. Ayrıldığımda önümde hazır bir stüdyo yoktu. Ekip yoktu. Tek bir şey vardı; o da sözüm. Ve o sözün bağımsız olması gerektiğine dair inancım. Yani klişe ifadeyle ya bir yol bulacaktım ya da yeni bir yol açacaktım!


Her sabah Ünsal Ünlü’yü dinlerdim ve şunu görüyordum; bir odadan her şey yapılabilirdi, yeniden ekrana dönmek zorunda değildim. Evimde bir masa, bir kamera ve memleket gündeminin ağırlığıyla ‘Tımarhanede Bu Hafta’ doğdu. Zor muydu? Çok! Çünkü ev sahibine ve bekleyen hayata “Bir saniye, yeni bir yol bulacağım” diyemiyorsunuz.

Eğer gazetecilik yapacaksam bunu gerçekten kendi sesimle yapmalıydım. Mizahı da, öfkeyi de, ironiyi de, politik tavrı da filtrelemeden, Şule gibi… O nedenle Tımarhane serisi kendi alanını kuran bir kadının hikâyesi aynı zamanda. Ez cümle, ben bir kapıdan çıkarken aslında kendi kapımı açmıştım.

Yıllar geçti ve benzer yol ayrımları yine yaşandı, bu defa ‘Onlar’ doğdu…

Kariyerinizde son dönemde insanlara YouTube kanalınızdan ve Onlar TV’den ulaşıyorsunuz; yani bağımsız gazetecisiniz. Bağımsız kalmanın günlük pratikleri neler? Ve bu kararı almak hayatınızda neleri değiştirdi?

Bağımsız kalmak romantik bir tercih değil aslında; zor ve pahalı bir karar. Mesela güvencesizliği normalleştirdim ama vicdanımı asla pazarlık konusu yapmadım. Bağımsız gazetecilik konfor değil, özgürlük sundu. Ve özgürlük bazen yalnızlıkla, bazen hedef gösterilmeyle, bazen ekonomik belirsizlikle geliyor. Ama avucuma alıp sımsıkı tuttuğum şey bu özgürlük; kimseye borçlu olmadan, bagajı olmadan iş yapmak, konuşabilmek çok kıymetli. Patron yok; ben, aklım ve vicdanım var…

Zor koşullarda herkesin susturulmaya çalışıldığı bir dönemde bir iş yapmaya çalışıyorsunuz ve sıklıkla sansür dışarıdan değil, içeriden işliyor. Ben o iç sesi duymayı reddettim. O yüzden günlük pratikte haberi, dosyayı seçerken ‘Ucu kime dokunur’ filtresine takılmıyorum; dilini kurarken kimseyi memnun etme refleksiyle değil, gerçeği en çıplak hâliyle anlatma derdiyle hareket ediyorum. Çünkü yaptığım ya da yapmadığım her şeyin sorumlusu benim.

Onlar TV’de masadaki tek kadınsınız ve güçlü bağları olan destekleyici bir ekipsiniz. Masada tek kadın olmak size ne hissettiriyor? Olumlu ve zorlayıcı tarafları neler?

Samimi bir yanıt vereyim: Onlar içinde hem çok özgürüm hem de çok güçlü hissediyorum. Dediğiniz gibi; biz sadece çalışma arkadaşı değil, çok yakın dostlarız.

Ama ilginç bir anekdot vereceğim. Biliyorsunuz ki ayrıca ‘Tımarhanede Bu Hafta’ adlı bir formatı da kendi YouTube kanalımda hayata geçiriyorum. Bu videoların içeriğinden çekimine, montajına kadar her şeyi kendim yapıyorum. Sık sık şununla karşılaşıyorum: Videoları ekip arkadaşlarımın yaptığı ya da başka bir metin yazarının olduğuna ilişkin sorular geliyor.

Öyle anlarda şunu düşünüyorum: Acaba bir erkek yapsaydı bu formatı, benzer düşünceye o erkek gazeteci için de sahip olunur muydu? Sanmıyorum maalesef.

Gazeteciliğin zor dönemlerindeyiz. Bir kadın olarak bu dönemde işinizi nasıl yönetiyorsunuz? Örneğin; hakkınızdaki süreçler, kararlar, tehditler, hedef gösterilme…Endişe geldiğinde devam etmenizi sağlayan şey ne?

Korkmuyorum desem yalan olur; korku çok insani bir duygu ama korkunun beni yönetmesine izin vermiyorum, ona teslim olmuyorum.


Sadece şifreyle girilebilen apartmanıma, kapıma gelip cinsel tehdit içeren bir yazı yazdılar; üstelik spermle yazıldığını düşünüyorum. Bunun için gerekli her yere başvurdum, örnekler alındı, incelemeler yapıldı ama işin sonunda yakınımdaki kamera görüntülerinin bile istenmediğini öğrendim ve böylece kapatıldı dosya.

Özetle zaten bu işi bu dönemde yapmak çok zor ama kadınsanız buna bir de beden, kimlik, yaşam tarzı hedef alınarak yapılan saldırılar ekleniyor. İktidar ya da muhalif fark etmeksizin birilerini rahatsız ediyorsanız bir anda linç kampanyası başlatılıyor.

Bunların dışında  devam eden yıllarca hapis cezası istenen davalar var, tazminat cezaları var… Var da var ama benim de bu işi yapma inadım var… Mücadele etmekten başka bir yol da bilmiyorum; o nedenle ‘devam etmemek’ gibi bir seçenek hayatımda hiç yok.

Bir kadın gazeteci olarak, özellikle dijitalde, cinsiyet temelli saldırı ya da tehdit yaşadığınızda yalnız kalmamak için neler yapıyorsunuz? Dayanışma için tutunduğunuz ağlar var mı? Böyle bir deneyiminiz varsa size ne öğretti?

Önce şunu net koymak gerekiyor: Bu saldırılar ‘trol işi’ ya da ‘internet kabalığı’ değil. Bu, politik bir sindirme yöntemi. Kadın gazetecilere yönelen cinsiyet temelli saldırıların amacı tartışmak değil, susturmak. Argümanla değil, aşağılamayla alan daraltmak. “Sen konuşma” demenin dijital versiyonu bu.

Ben bunu kişisel bir hakaret meselesi olarak görmüyorum. Bunlar artık istisna değil, sistematik.

Her saldırıyı kişisel bir mesele gibi değil, politik bir saldırı olarak okuyorum. Çünkü hedef alınan şey fikrimden çok kadın olmam. Yani mesele politik. Kadınların kamusal alandaki varlığına duyulan tahammülsüzlük. Bu yüzden ilk yaptığım şey susmamak ve görünür kılmak. Çünkü görünmez bırakıldığında normalleşiyor.

Dayanışmayı da bir duygusal destek mekanizması olarak değil, politik bir refleks olarak görüyorum. Kadın gazetecilerin birbirinin saldırısını sahiplenmesi, o saldırının bireysel değil kolektif bir mesele olduğunu göstermesi önemli.

Şunu da açık söyleyeyim; kadınları yıldırmak için kullanılan cinsiyetçi dil, bu ülkedeki güç ilişkilerinin bir uzantısı. O yüzden mücadele de politik olmak zorunda. Ben her saldırıyı teşhir ettiğimde sadece kendimi savunmuyorum… Susmak kolay. “Boşver” demek daha kolay. Ama o boşverme hâli, kamusal alanı erkek egemen şiddete terk etmek demek. Ben terk etmiyorum. Biz terk etmiyoruz. Bu alanı bırakmamak da başlı başına politik bir mücadele.

Bağımsız kadın gazeteci olmanın getirdiği bir ‘temsil yükü’ var mı? ‘Bir hata yaparsam bu bana değil kadınlara yazılır’ hissi gibi… Eğer yaşadıysanız, bu baskıyla baş etmeyi ve sınırlarınızı korumayı, “Hayır” demeyi nasıl öğrendiniz?

Erkeklere tanınan hata payının bize tanınmaması zaten başlı başına politik bir sorun. Sürekli sırtımıza yüklediklerinin altında kontrol mekanizmasını aktif tutmaktan hoşlanmıyorum.

Onlar TV gibi ekip işi yaptığınızda cesaret nasıl çoğalıyor? ‘Omuz omuza’ olmanın yayın kalitesine ve dayanıklılığa etkisini somut bir örnekle anlatır mısınız?

Korku kadar cesaret de bulaşıcıdır. Ve ‘Onlar’ içinde herkes birbirine o güzel şeyi bulaştırıyor. Elbette hepimiz ara ara düşüyoruz, üzülüyoruz, endişeleniyoruz. İnsanız nihayetinde. Ama anında birbirine omuz veren, ayağa kaldıran, gerektiğinde birlikte ağlayarak yürümeye devam eden dostlarız biz. Bu böyle olduğu için birlikteyiz ve bu çok güzel.


Biz ‘Onlar’ı hayata geçirdikten çok kısa bir süre sonra operasyona uğradık; içimizden Timur (Soykan) ve Murat (Ağırel) gözaltına alındı. Tutuklamanın eşiğinden döndüler. Şunu bilin; eğer tutuklansalardı yayınlarımızı neredeyse 24 saate evirecek bir plan hazırdı kafamızda. Yayınlar başarısını tam olarak bu kararlılıktan alıyor, çünkü tek gücümüz haklılığımız ve buna inanan yüz binlerce izleyicimiz…

Bugün 20’li yaşlarında bir kadın gazeteciye cesaret vermek isteseniz, hangi küçük ama kritik adımlarla başlamasını tavsiye edersiniz? Bir de ‘Sakın’ diyeceğiniz bir hata var mı?

Genç arkadaşlarım bence bizden daha etkili ve gümbür gümbür geliyor ama naçizane kendi deneyimlerimle şunu söyleyebilirim: Bu meslek size kırmızı halı sermeyecek; hatta çoğu zaman halıyı altınızdan çekecekler. Ama şunu da bilsinler; her türlü kuşatmaya rağmen bu iş hâlâ çok tehlikeli bir iş çünkü hâlâ çok etkili.


Hafızayı, vicdanı ve inadı hep diri tutsunlar. Ve cesaret büyük laflarla başlamıyor. Küçük ama kritik adımlarla başlıyor: Bir haberde geri adım atmamak, bir toplantıda söz istemek, haksızlık karşısında susmamak gibi…

Kimse hazır olduğun anı beklemiyor; sen adım attıkça hazır oluyorsun.

‘Sakın’ demek istemiyorum aslında, her şey yolda bazen büyük bazen küçük hatalarla öğreniliyor. Kendini, dilini buluyorsun…

Geriye dönüp baktığımda kendime söylediğimi onlara söyleyeyim bu vesileyle: Kendini ispat etmek için tükenme. Herkesi ikna etmeye çalışma. Bu meslek maraton ve kadınlar genelde sprinter gibi koşturuluyor. Kendi hızını koru, sınırlarını koru.