
MÜJDE YAZICI ERGİN
mujdeyazici@diken.com.tr / @mujdeyazici
sanat@diken.com.tr
Yönetmen Billy Wilder, 1945 yılında ‘The Lost Weekend’ adlı filmi çeker. Charles R. Jackson’ın kitabından uyarlanan film, alkol bağımlısı bir karakterin karanlığa sürüklenen hayatı üzerinden alkolün kötülüklerini anlatmaktadır. Hikayenin karanlık atmosferini daha iyi vermesi, seyirciyi herhangi bir duyguya yönlendirmemesi beklentisiyle filmin hiçbir sahnesinde müzik kullanılmaz. Film gösterime girer fakat yapımcılar büyük bir skandalla karşı karşıya kalır: Sinema salonlarındaki seyirci, ana karakterin ağır buhran yaşadığı sahnelerde kahkahalar atmaktadır. Dram, kara film türündeki ‘The Lost Weekend’, müzik kullanılmadığı için komedi filmi sanılır. Bu şokla film gösterimden çekilir ve Miklos Rozsa ile çalışılır. Müzik eklenen film, müzik kategorisinde olmasa da dört dalda Oscar kazanır.

Radikal ve sınırları zorlayan Freddie Mercury’nin hayatına girmeyi cesaret edemeyen biyografik film ‘Bohemian Rhapsody’den ise müziği alırsanız geriye pek birşey kalmıyor. Çünkü filmde ‘olduğu gibi konuşan’ tek şey Queen’in müziği. Freddie Mercury, bir dönem popüler kültürün süper kahramanlarından biriydi. Bohemian Rhapsody de bizi buna inandırmak istiyor fakat gerçek olmaya da pek cesareti yok.
Filmde Freddie Mercury’nin; 80’lerde alkol, uyuşturucu bağımlılığı ve cinsel yönelimi nedeniyle yaşadığı ve herkesin hali hazırda zaten bildiği çıkmazı nedense bir pembe dizi gibi yumuşatılmış. Çocuklarla gidilebilecek ısıda, TRT için yazılmış bir biyografi filmi gibi. Aşikar ki Freddie Mercury’nin karışık bir hikayesi var ve seyirci sadece müzisyenin bu filmde tasvir edilen noktaları nedeniyle onu ilgi çekici bulmuyor(du).
10 yılda hazırlanan ve grupla ilgili herkesin bir köşesinden çekiştirdiği filmde özetle, bazı şeyler açığa vurulmak istenmedikçe konu gerçekliğini yitirmiş. Her şeye rağmen oyuncu seçimleri ve özellikle Rami Malek’in performansı; Ray Charles, Johnny Cash, James Brown gibi hayatta olmayan diğer müzisyenlerin canlandırmalarından daha başarılı.
Yeni nesillere ilham vermesi, Queen’in müziğinin en önemli niteliklerinden biriydi. Queen grubunda yaratıcı sanat yönetmenliği rolü Freddie Mercury’ye aitti. Cliff Richard’dan Mısırlı şarkıcı Umm Kulthum’a kadar ilham aldıkları müziklerinde operadan esinlendiler.
1987 yılında AIDS teşhisi konulan Freddie Mercury hayranı olduğu İspanyol opera sanatçısı Montserrat Caballe ile ikinci ve son solo albümü ‘Barcelona’yı kaydetmek üzere İspanya’ya gitti. Bunu bir hayalin gerçekleşmesi olarak yorumladı. Hiçbir vokal eğitimi olmamasına rağmen bütün şarkıların üstesinden gelmeyi başardı.
Freddie Mercury nasıl bir insan olursa olsun, nasıl yaşadıysa yaşasın geriye bir efsane bıraktı.

Queen ve benzeri isimlerin önemi; bu müzisyenlerin günümüzdeki gibi yayımlanmış ve onaylanmış işlerden kulak aşinalığı olmadan, daha çok kendilerinden çıktıkları yollarla müzik ürettikleri dönemlerde ortaya şaheser çıkarmalarında yatıyor. Filmde de altı çizilen bir stüdyo çalışması var. Dışarıdaki olaylardan etkilenmesinler diye grup, Galler’deki bir kasabada yer alan Rockfield Stüdyosu’na gidiyor. Buradaki sessizlikte; horozların, kuşların içinde filme de ismini veren ‘Bohemian Rhapsody’ şarkısı çıkıyor. (1975)
Bugün tek bir hücreden klonlar gibi herkes birbirini görerek, taklit ederek üretiyor. Bu nedenle tabiri caizse Queen ve örneği çoğaltılabilecek müzisyenler, kendi dönemlerinde en sert kayayı işlediler.
Freddie Mercury tek birşey gibi davranmak istemedi, kendini bir noktaya çivilemedi, durmak istemedi. Sanat sanatkarının da daima ufkunu açar. Freddie Mercury, tüm zamanların en iyi İngiliz grubu gibi mertebelere ulaştıkça kendini gerçekleştirebilmek için gelecek kaygısız, plansız, hesapsız yaşadı. 5 Eylül 1946 Zanzibar doğumlu bu ele avuca sığmaz adam, 23 Kasım 1991’de 45 yaşında AIDS nedeniyle hayatını kaybetti.
Şarkılarda kurduğu armoniyle dinleyiciyi her daim şaşırtan Freddie Mercury, sahnede infilak eden bir bombaya dönüşüyordu. Bugün yumuşatılarak veya sansürlenerek anlatılsa da, günümüzde sound olarak popüler olmadığı için eski bulunsa da Queen orada bir anıt gibi duruyor. Çünkü nereden bakarsanız bakın Nat King Cole de eski, Queen de eski, Mozart da…