F-35 olmuyorsa F-16 alalım?
F

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

Türkiye’de son yıllarda silah alımlarına dair tartışmalar, tarihimizde hiç olmadığı kadar gündemin merkezine oturdu. Silah sistemlerinin komplikasyonunun artmasıyla tartışmaların kamuoyuna daha fazla mal olması arasında bir çelişki olduğu söylenebilir. Zira bu denli teknik bir konuyu tartışabilmek için konunun uzmanı olmak, bunun için de alanda eğitim almak ve çalışmak gerekiyor.

Öte yandan silah tedarikinin politik boyutlarından da kaçmak mümkün değil. Belki hafif silahların alımı sadece teknik birtakım gerekçelerle açıklanabilir ama hava savunma sistemleri, Hava Kuvvetlerinin önümüzdeki on yıllarda bel kemiğini oluşturacak uçakların tedariki, mutlaka siyasi bir boyut da içeriyor. Bu noktada işin içine jeopolitik değerlendirmeler giriyor ve medyada teknik konulardaki açıklarını kapatmaya çalışan politik analistlerin görüşlerini daha fazla duymaya başlıyoruz.

Bu durumun en net örneğini, S-400 hava savunma sisteminin satın alma sürecinde yaşadık. Konuya detaylarıyla vakıf teknik personelin ancak kavrayabileceği inceliklere sahip bir mesele, bir anda gündemin ana konusu haline geldi. Otomobil alırken bile birçok detayın anlaşılması gerektiğini bilen, uzmanlardan yardım isteyen insanlar olarak son derece sofistike silah sistemleri hakkında konuşur olduk. Üstelik radar sistemi gibi diğer askeri altyapıya entegrasyonun da ele alınması gerekliliği konuyu daha karmaşık hale getirmekteydi.

Neticede televizyonlarda elindeki pergelin iğnesini İzmir’in üstüne koyup bir daire çizerek Ege üstünde Yunanistan’a uçak kaldırtmayan uzmanlara şahit olduk. Kısa bir Google araması bile S-400’ün ne kadar iyi bir sistem olduğunu ortaya koyduğuna ve Amerikalılar da sinirimize dokunduğuna göre fazla söze gerek yoktu. Zaten resmi söyleme göre biz istediğimiz halde ABD Patriot’ları vermemişti, dolayısıyla egemen bir devlet olarak alternatifi Rus hava savunma sistemine yönelebilirdik. ‘Türkiye’nin güvenliğine asıl tehdidin ABD’den geldiği’ söyleminin ayyuka çıktığı bu dönemde (ki şu anda da biraz zayıflamış olmakla birlikte bu görüş hala önemli) S-400 kararı alındı.

Bundan sonra gerçekleşen olaylar silsilesi aslında öngörülemez değildi. Bilakis Amerika’dan, S-400’lerin satın alınması halinde yaptırımlar olacağına dair açıklamalar gelmişti. CAATSA çerçevesinde Türkiye’yi ekonomik olmasa bile orta ve uzun vadede askerî açıdan zorlayacak bir dizi karar alındı ve ikinci batarya yakın zamanda gündeme geldiğinde bu yaptırımların sıkılaştırılacağı tehdidi geldi. Ama bundan önce ve bugünkü yazının kapsamıyla da ilintili olarak, Türkiye yirmi senedir parçası olduğu F-35 programından çıkarıldı. Beşinci jenerasyon olarak tanımlanan ve şu anda dünyada aktif olarak kullanılan bir muadili olmayan bu uçakların Türk Hava Kuvvetleri’ne önemli bir avantaj sağlayacağı hedefiyle bu projenin parçası olunmuştu. Yüz tanesinin tedariki planlanan modele ek olarak, dik iniş yapabilen B modellerinden de TCG Anadolu gemisine konuşlandırmak üzere alınması düşünülüyordu.

F-35’lerin maliyeti, performansı vb. sebebiyle bir dizi eleştiriye konu olduğunun farkındayım. Öte yandan sadece ABD değil İngiltere ve İsrail gibi ülkelerin bu uçakları aktif görevde kullandığı, aralarında komşumuz Yunanistan’ın da olduğu müşterilerin kapıda beklediği ise ayrı bir gerçek. Hava savunmamızın belkemiğini oluşturan F-16 filomuz yaşlanırken ve teknolojik olarak eskide kalmaya yüz tutarken, F-35 projesinden atılmamızın önemsiz bir detay olmadığı apaçık ortada.

Savunma bakanının ve hatta cumhurbaşkanının ağzından, Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılmasının haksızlık olduğunu, bir an önce bize ayrılan uçakların tesliminin istendiğini duyduk. Yani Türkiye’de karar vericiler hiç de F-35’lerin yanlış bir seçim olduğu kanaatinde değil, bilakis bir an önce eski anlaşmanın gereğinin yerine getirilmesini istiyor. Ancak bunu yaparken S-400 alımı sebebiyle göstere göstere gelen ABD kararına neden yol açtıklarını anlamak mümkün değil. Üstelik Cumhurbaşkanı, daha yeni Soçi’ye giderken Rusya’dan ikinci bataryanın alınacağını açıkladı.

İşte tam bu noktada Türkiye’nin ABD’den F-16 modernizasyonuna ve yeni uçakların alımına dair talebi haberleri geldi. Bu, birçok açıdan tartışılmaya değer bir son dakika maddesi, çünkü Türkiye’nin orta ve uzun vade tercihlerine de işaret ediyor. İşin teknik kısmını, uzmanların görüşlerinden anladığımız kadar özetleyerek başlayayım, sonra işin siyasi boyutuna geleceğim. Ankara’nın böyle bir taleple gelmesi, şu aşamada F-35 anlaşmazlığının çözümüne dair pek umudu olmadığını gösteriyor. ABD’nin mevcut tutumunun süreceği ve Hava Kuvvetlerinin ihtiyacı olan silahların tedariki için alternatif arandığı anlaşılıyor.

F-16V beşinci jenerasyon uçak sınıfına girmiyor ama şimdilik 4++ bir seçenek olarak bölgesel rakiplerimize göre geride kalmamızın önüne geçebilecek bir alternatif olarak görülüyor. Milli muharebe uçağına ilişkin beklentiler yüksek, fakat bunun bir alternatif olarak gündeme girmesinin bir on yıl daha mümkün olması beklenmiyor. Ayrıca ben böylesine yüksek sabit maliyetlere ve teknolojik üstünlüğe dayalı bir alternatifi tek başımıza üretebileceğimize ikna olmuş değilim ama elbette konunun uzmanlarının izahatına da açığım.

Dolayısıyla Türk Hava Kuvvetleri’nin talebi üzerine savunmamızda oluşan bu boşluğu doldurmak üzere bir adım atılıyor, A planından vazgeçilip, ikinci iyi senaryomuz B planına yöneliniyor. ABD ile yaşadığımız sorunlar düşünüldüğünde Kongre’den F-16 için onay alınması da kolay görülmüyor. Ankara’nın bunun için bir planı olduğunu ummaktan başka bir çare yok.

Bu noktaya nasıl geldik?

Peki bu noktaya nasıl geldik? TSK’daki uzmanların, Hava kuvvetlerinin ihtiyaçları, bunların nasıl tedarik edileceği konusunda siyasi otoriteye yeterli bilgi vermemiş olması mümkün değil. Askerler, herkesten daha iyi ve detaylı olarak bu analizi yapıyor olmalılar. Türkiye’deki radarlara entegre olamayan S-400’lerin tam performans veremeyeceği ve zaten sadece buna dayalı bir hava savunma sistemi kurgulanamayacağı, savaş uçağı filomuzun yenilenmesinin gerekliliğine ilişkin görüşleri elbette paylaşmışlardır. ABD’nin de tutumu belli olduğuna göre iktidarın bizi bu açmaza götüren kararları almış olması daha da bir şaşırtıcı duruyor. Elimizde tam performans veremeyen bir hava savunma sistemi ve komşularımızın gerisinde kalmaya yüz tutan bir uçak filosu ile kalma riskimiz var. SİHA’ların Suriye’de ve Karabağ savaşındaki performansları ve Türkiye’nin askeri gücüne katkılarını ayrı bir kenara koyuyorum ancak o koşullarda çok kullanışlı olan bu araçlar bir başlarına hava üstünlüğü sağlamaya imkân vermiyor. Eğer İdlib’te 2020 Şubat’ında Rusya kendisini politik gerekçelerle frenlemeseydi, SİHA’ların Suriye hava sahasında o performansı göstermesi mümkün olmazdı.

Öyleyse belki de Türkiye’nin F-35’lere ulaşımının bir şekilde zaten engelleneceği düşünülüyor(du). Bölgede kurgulanan askeri dengelerde hiçbir gücün İsrail’i tehdit edebilecek konumda olmaması isteniyorsa ve hava üstünlüğünün burada kilit olduğu değerlendirilmekteyse, böyle bir spekülasyon yapılabilir. F-35’lere sahip ülkelerin bu zaman diliminde bir teknolojik üstünlük sağlıyor olması böyle bir sonuç üretir. Ancak bu söylediğimin bir bilgiye dayanmadığını, sadece bir tahmin olduğunu belirteyim.

Bu durumda Türkiye’nin F-16V planının pekâlâ uygulanabilir, politik açıdan da diğer sorunların halli koşuluyla mantıklı bir adım olduğu söylenebilir. Tabi bu yakın zamanlara kadar Türkiye’nin, Rus Su-35leri almasına dair planların da rafa kalktığı anlamına geliyor. Böylesine acemice bir blöfle ABD’yi yola getirmek zaten pek mümkün görünmüyordu. Neticede yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız bir dizi siyasi manevranın sonunda yine teknik değerlendirmelerin gerçekliğine geri dönüyoruz. ABD Senatosu’nun onayının da arasında olduğu koca bir sorun yumağını nasıl açacağımız sorusu ise önümüzde durmaya devam ediyor. F-35’lerle oynamamıza şimdilik izin verilmiyor, bakalım F-16’larla teselli bulabilecek miyiz?