Mağduriyet yaşamış olan kesimler doğal olarak geleceğin ‘kendileri için’ tasarlanmasını, adaletin ancak böyle tecelli edebileceğini düşünürler. Ne var ki tarih bir adalet dağıtıcısı olmadığı gibi, çoğu zaman adaletsizliklerin sistemleşmesiyle ‘yürür’. Bunu değiştirmek demokrat bir bakışa muhtaç. Geçmişin kefaretinin helalleşerek ödenmesini ve geleceğe bakarken karşılıklı olarak adil olunabilmesini sağlamak için…
Ne var ki genelde mağduriyet sahte bir ‘demokratlık’ duygusu üretir. Haksızlığa uğramış olanlar kendilerini kendiliğinden demokrat saymaya fazlasıyla eğilimlidirler. Oysa mağduriyetin zihniyetle kategorik bir ilişkisi yok. Nitekim bazı gaddarlıkların bizzat geçmişin mağdurları tarafından yapılabilmesi bunun basit bir göstergesi.
Çözüm süreci demokrat olanla olmayanı karşı karşıya getirmiyor. Her ikisi de demokrat olmadığı halde demokratlığın üstünlüğünü anlamaya başlayan ve bu demokratlık sınavını bizzat öteki ile olan ilişkisinde yaşayan aktörlerle yürüyor. Demokratlık bu sürecin içinde ortaya çıkacak bir öğrenme ve olgunlaşma halidir.
Bu nedenle de çözüm sürecinin ‘son’ noktası bulunmuyor ve aynı nedenle ‘barıştan sonraki birinci gün’ ne bir felaketi ne de ilelebet sürecek bir huzuru ifade ediyor. Aksine adına ‘demokrasi’ denen belirsizliğe ve bu belirsizliğe kucak açmaya hazır bir yeni birlikteliğe hazır olmamız gerektiğini hatırlatıyor.