Elif Şafak’ın yeni romanı Kayıp Ağaçlar Adası, Doğan Kitap tarafından yayınlandı.
Kitabın İngilizcesi -The Island of Missing Trees- 2021’de çıkmıştı. O günlerde The Guardian’dan Rachel Cooke’un Elif Şafak’la yaptığı röportajı Omca Korugan’ın çevirisiyle paylaşıyoruz.

Şayet ağaçlar konuşabilselerdi bize neler söylerlerdi?
“Bizden çok daha uzun yaşıyorlar” diyor Türk asıllı Britanyalı yazar Elif Şafak, bir fincan nane çayının üzerinden gülümseyerek; uzun saçları yağmurdan hafifçe nemli. “Dolayısıyla bizden çok daha fazla şey görüyorlar. Belki olaylara daha sakin, daha bilgece bakmamıza yardımcı olabilirler.”
Aynı anda ikimiz de cama doğru çeviriyoruz başımızı. İkimiz de hafifçe kaygılıyız sanırım; Şafak, buluşmamıza azıcık geç geldiği için ve ben de Holland Park’taki kafe bu kadar gürültülü ve kalabalık olduğu için (Dışarıda oturamıyoruz çünkü yine şiddetli bir yaz fırtınası bastırdı).

Zaman zaman Türkiye’nin en ünlü kadın yazarı olarak tarif edilen Şafak, açık sözlülüğüyle tanınıyor. Yaman bir eşitlik ve ifade özgürlüğü savunucusu olarak, görüşleri onu Recep Tayyip Erdoğan’ın giderek daha baskıcı hale gelen hükümetiyle karşı karşıya getirmiş. Ancak onunla yüz yüzeyken hemen hissedilen bir şey değil bu. Nazik ve sıcak biri Şafak, sesi asla vurgulu değil; ağzıyla olduğu kadar (yeşil) gözleriyle de gülümsüyor. Ve her ne kadar yeni romanı Kayıp Ağaçlar Adası -Booker ödülü adaylarının kısa listesine giren On Dakika Otuz Sekiz Saniye’den sonraki ilk romanı- kesinlikle politik olsa ve şiddet ve kayıp gibi temalar içerse de aynı zamanda tutkulu bir aşk hikâyesi ve üstelik hikâyenin en önemli karakterlerinden biri de nazik ve bilge bir ağaç.
Sahibi Kostas tarafından, yasak aşkı Defne’yle birlikte yeni bir başlangıç arayışı içinde adayı terk ettikleri sırada Kıbrıs’tan Londra’ya gizlice kaçırılan bir çelikten büyüyen bu küçük incirin görmediği kalmamış. Ağaç aslında ilk olarak, Kıbrıs Rumu Kostas’la Kıbrıs Türkü Defne’nin iki ergenken buluştukları bir tavernada -1974’te bombalanarak harabeye dönüşmüş bir restoranda- büyümüş ve bu sayede onların yaşadığı her şeyi biliyor; ayrılık acısını, sürgün olmanın melankolisini. Ama aynı zamanda, Londra’da doğmuş ve kitabın başında ebeveyninin sırları ve ortak travmaları hakkında henüz hiçbir şey bilmeyen ergen kızları Ada için geçmiş ile gelecek arasındaki fiziksel bir bağlantıyı da temsil ediyor.
“Ben her zaman acının miras alındığına inandım” diyor Şafak. “Bu belki bilimsel bir şey değil ama aile içinde kolayca konuşamadığımız kimi şeyler, bir nesilden diğerine konuşulmadan aktarılıyor. Göçmen ailelerde, yaşlı nesil genellikle gençleri geçmiş acılardan korumak ister, bu yüzden fazla bir şey söylememeyi tercih ederler; ikinci nesil ise uyum sağlamakla ve yeni ülkenin bir parçası olmakla fazlasıyla meşgul olduklarından onların da bir şey araştıracak halleri olmaz. Yani hafızanın derinlerine kazı yapmak üçüncü nesle kalır. Hafızaları ebeveynlerininkinden daha eskilere uzanan birçok üçüncü nesil göçmenle tanıştım. Anneleri ve babaları onlara ‘Sizin memleketiniz burası, unutun artık bütün onları’ diyor. Ama onlar için kimlik önemli.”
Bir insan hiç gitmediği ya da çok az tanıdığı bir yeri özleyebilir mi? Elif Şafak bunun olabileceğine inanıyor: “Size anlatılmayan hikayeler bile bir yeri ruhunuza yerleştirebiliyor. O boşluğu hissedebiliyorsunuz. Geçmiş önemlidir çünkü bizi şekillendirir, üstelik biz o geçmişi bilsek de bilmesek de.”
Bu türden bir özlemin sıklıkla yemekle tetiklendiğine inanıyor Şafak; romanının Kıbrıs yemeklerine ilişkin baştan çıkarıcı betimlemelerle dolu olmasının bir nedeni de bu (Kitabı okurken, ‘doğru’ tarifinin ne olduğu konusu neredeyse humusunki kadar hararetle tartışılan, o yapışkan baklavadan bir dilime aşererken bulabilirsiniz kendinizi).”Dinler çatışır, oysa batıl inançlar sınırların ötesine rahatlıkla yayılır” diyor. “Yemek konusunda da aynı şey geçerli.” Mutfakta, bir Rum aile ile bir Türk ailenin hayatları çok benzer olabilir.
Ada’yı Londra’da ziyarete gelen teyzesi Meryem, her yemeği, hatta kahvaltıyı bile ziyafete çeviriyor: Bu onun dünyayı kontrol etme biçimi. Şafak, “Ben onun gibi kadınlar tarafından büyütüldüm” diyor. “Anneannem için yemek, yemekten daha fazlasıydı. İnsanları bir araya getirmek demekti. Sorunları masa etrafında çözebilirsiniz. Barışı sağlayabilirsiniz. Evet, Meryem’in nasıl konuşacağını bilmediği şeyler var. Bazı açılardan zamanın gerisinde kalmış. Ama yemeği sevgiyle ilişkilendiriyor ve bu benim için çok hakiki.”
Şafak uzun zamandır Kıbrıs ve sorunları hakkında yazmak istiyormuş.
“Avrupa’da hâlâ bölünmüş bir başkentimiz var [1974’ten bu yana içinden geçen bir askeri sınırın Kıbrıs Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs’ı birbirinden ayırdığı Lefkoşa]. Coğrafi olarak çok yakında ve İngiltere tarihinin de bir parçası [İngiltere, Kıbrıs’taki sömürgeci güçtü]. Ancak yine de onun hakkında çok az şey biliyoruz, üstelik bu kadar çok insan oraya seyahat ettiği halde.”
Soru şuymuş: Bu kadar tartışmalı bir alana nasıl yaklaşmalı?
“Cesaret edemiyordum. Bu hâlâ açık olan bir yaraydı… Ta ki ağacı bulana kadar. Ancak o zaman kendimi yeterince rahat hissettim. Hizipçiliklerin, milliyetçiliklerin ve birbiriyle çatışan diğer kesinliklerin ötesine bakma şansını o verdi bana. Ayrıca kökler hakkında -hem mecazi hem de gerçek anlamda- düşünme şansı da verdi.”
Kaynakçasının da ortaya koyduğu gibi, Şafak’ın yaptığı botanik okumaları oldukça kapsamlı (Richard Mabey, Merlin Sheldrake, bitkilerde ‘iyimserlik‘ ve ‘kötümserlik‘ kavramı üzerine akademik bir makale…). Romanda bir noktada Kostas incir ağacını İngiliz kışından koruyabilmek için toprağa gömüyor. Şafak, “Gömülebileceklerini duymuştum” diyor. “Havanın oldukça soğuk olabildiği Michigan, Ann Arbor’da yaşarken, bunu yapan İtalyan ve Portekizli aileler olduğunu duymuştum. Öğrendim ki gerçekten işe yarıyormuş. Ağacı iki ay boyunca yerin altında güvenli bir şekilde saklıyorsunuz, sonra bahar geldiğinde gömülü olduğu yerden çıkarıyorsunuz ve bir tür mucize gibi, ağaç hâlâ yaşıyor oluyor.”
Bu topraktan çıkarma, kitabın ilerleyen bölümlerinde, daha korkunç birtakım başka mezardan çıkarmalarda yansımasını buluyor: Kıbrıs’taki iç savaşta kaybolanların cesetlerini bulma ve teşhis etme çalışmalarına hâlâ devam eden iki-toplumlu bir örgüt olan Kayıp Kişiler Komitesi’nin gerçekleştirdiği kazılarda.
Elif Şafak Kıbrıs’ın geleceğinden umutlu mu? Kitabındaki tüm acılara rağmen, Kostas’ın dirençli incir ağacı yazarın umutlu olabileceğini gösteriyor.
“İyimser olmak istiyorum” diyor Şafak yumuşak bir sesle. “Kayıp Şahıslar Komitesi çok kıymetli. Katılımcılarının çoğu kadın ve bu genç gönüllüler bana umut veriyor. Ama elbette politikacılar farklı bir konu. O daha karmaşık.” Tam o sırada yanımızdaki masada oturan iki küçük çocuk avazları çıktığı kadar bağırmaya başlıyor.
Elif Şafak karantinayı Londra’da geçirmiş. Hayalinde Kıbrıs’ı ziyaret edebilmenin ona bir faydası oldu mu peki? Başını iki yana sallıyor. “Pandeminin başlangıcında yayıncıların attığı şöyle bazı tweetler okudum: ‘Bu [izolasyon] yazarlar için pek farklı bir durum değil; onlar zaten evden çalışıyorlar, zaten yalnızlar.’ Benim deneyimim kesinlikle bu değildi. Bir yazarın dünyada olup bitenlere karşı bağışıklığı yoktur. İnsanlar ölüyor. Çalışma masanıza otursanız bile kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Gerçekten yapmam gereken şey bu mu? O mükemmel benzetmeyi bulmak gerçekten önemli mi? Varoluşsal bir şey bu. Çok fazla kaygı ve belirsizlikle mücadele ediyordum ve bu olumsuz duygulara saygı göstermek istiyorum. Böyle hissetmiyormuş gibi davranmayı sevmiyorum.”
Ayrılığa yabancı biri değil ama yine de Elif Şafak. Baba ve Piç adlı romanının tetiklediği olaylar zincirinin yazar hakkında ‘Türklüğe hakaret’ suçundan dava açılmasına kadar varması üzerine, on yıldan fazla bir süre önce gazeteci eşi ve iki çocuğuyla birlikte Londra’ya taşınmış (nihayetinde o davadan beraat etmiş ama daha sonra diğer kitapları da Türk savcılar tarafından ‘müstehcenlik‘ gerekçesiyle incelenmiş). Son altı yıldır kendini Türkiye’yi ziyaret edebilecekmiş gibi hissedemediğini söylüyor.
“Aidiyet ve memleket gibi şeyleri çok düşünüyorum” diyor. “Fakat bir yerden fiziksel olarak uzakta olmanız oradan zihinsel olarak da koptuğunuz anlamına gelmiyor. Bazen, içten içe, duygusal olarak daha da bağlanırsınız hatta. Sürgün olmanın melankolik bir yanı var ama bunu temkinli bir şekilde söylüyorum çünkü İngiltere’nin de memleketim olduğunun farkındayım ve buraya karşı da güçlü bir aidiyet hissediyorum.” İçini çekiyor. “Bazı politikacıların anlamadığı şey bu, hele de bu bitmek bilmez Brexit meselesinde. İnsanın birden fazla yerle bağı olabilir.”
Gelinecek tek yer Londra mıydı sizin için?
“Evet, gerçekten öyleydi. Bu ülkeyi seviyorum. Çok büyük bir çeşitlilik barındırıyor ve ben bunun kıymetini çok iyi biliyorum zira çeşitliliği hiçbir zaman takdir etmeyen bir ülkeden geliyorum. Ama onun da değiştiğini gördüm. Düşünsenize, ben İngiliz vatandaşı oldum, birkaç ay sonra İngiltere AB’den ayrıldı. İngilizlerin siyaset hakkında konuşurken çok sakin olduklarını düşünürdüm ama o sakinlik de artık kalmadı. Brexit, zaten zorlanmakta olan sistemi bozdu. Beni endişelendiren pek çok şey var ve bunlardan biri de siyaset dilinin artık askeri metaforlarla dolu olması. Yargıçların halkın düşmanı olduğuna dair bu söylenenler. Bunları duyunca donup kalıyorum. Bunlar tehlikeli işaretler. Bazı kibirli politikacılarla tanıştım. ‘İngiltere’yi Türkiye’yle karşılaştırmıyorsunuz herhalde’ diyorlar. Hayır, bunu söylemiyorum. Ama başka yerde yaşananlar pekâlâ burada da olabilir.”
Türkiye’nin gençlerini düşündüğünde değişimin mümkün olduğunu hissediyor Elif Şafak. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan ve rejimine baktığında sadece geriye giden bir ülke görüyor.
“İktidara geldiğinde, Erdoğan ve partisi liberal reformcular gibi davranıyorlardı. AB yanlısıydılar. Ermenilerin acısını tanımaktan, Kürtlerle uzlaşmaktan bahsediyorlardı. Daha sonra, önce yavaş yavaş, sonra şaşırtıcı bir hızla daha otoriter hale geldiler. Seçimler var ama bu Türkiye’nin bir demokrasi olduğu anlamına gelmiyor. Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, medya çeşitliliği ve bağımsız akademi varsa demokrasi var demektir. Ama bu bileşenler bozulmuşsa, o zaman demokrasi yoktur. Bu bir ekosistem.”
Erdoğan 18 yıldır iktidarda. Bütün bir nesil hiç başka lider tanımadı.
Elif Şafak, 1971’de Strazburg’da doğdu; babası orada felsefe alanında doktora yapıyordu. Ancak anne ve babası ayrılınca Elif annesiyle birlikte Ankara’ya döndü ve burada, 5-10 yaşları arasında büyük ölçüde anneannesi tarafından büyütüldü.
“Boşanma o zamanlar alışılmadık bir durumdu” diyor bana. “Fakat daha da sıra dışı olan, kendisi eğitim görmemiş olan anneannemin, annemin üniversiteye dönüp bir meslek sahibi olabilmesi yönünde müdahale etmesiydi (ki annem daha sonra diplomat oldu). Zira o dönemde, boşanmış genç kadınlar tehlikede oldukları ve kendilerini koruyacak birine ihtiyaç duydukları düşünüldüğü için genellikle hemen kendilerinden daha yaşlı biriyle evlendirilirlerdi.”
Şafak, siyah polo yaka tişört giyip Gauloise’larını içen solcu öğrencilerin dünyasından gelmişti Ankara’ya ve oradaki muhafazakâr atmosfer küçük bir kız çocuğu için bile şoke ediciydi. Şafak’ın anneannesi dindar mıydı peki?
“Katı biri değildi. İki büyükannem aynı yaşta, aynı sınıftan ve aynı mezheptendi ama din anlayışları çok farklıydı. Babaanneminki korkuya, utanca, harama ve gözünü insanın üstünden ayırmayan bir semavi bakışa dayalıydı; anneanneminki ise sevgiye.”
Annesi bir daha hiç evlenmedi ama babası ve onun Fransız yeni eşinin iki oğulları oldu, ancak Şafak 20’li yaşlarına gelene kadar onlarla tanışmadı.
“Babam benden çok kopuktu. Onu pek görmedim. Birlikte hiç fotoğrafımız yok. Bir öfke sorunu söz konusuydu… Bununla başa çıkmam biraz zaman aldı. Belki de en çok zorlandığım şey babamın bana karşı kötü, ihmalkâr bir insan olması ama oğullarına karşı iyi bir baba, öğrencilerine karşı iyi bir hoca olmasıydı. Birinin hayatının kimi kısımlarında çok iyi, kimi kısımlarında başarısız olabileceği fikrini kabullenmek zordu. Uzun bir süre kendimi öbür çocuk gibi -unutulmuş çocuk gibi- hissettim.”
Onu yazar olmaya iten şey bu muydu -görülme ihtiyacı mıydı? Nereden bakarsanız bakın olağanüstü bir kariyeri var Şafak’ın: Çok sayıda ödülün sahibi, çok satan kitapları onlarca dile çevrilmiş, Ted konuşmaları milyonlarca kişi tarafından izlenmiş. (Hırslı biri olduğunu gizlemiyor ve ödülleri önemsemedikleri konusunda ısrar eden yazarlara inanmakta zorlandığını söylüyor.)
“Hayır, kurgu yazmaya çok küçükken başladım ama bunun nedeni yazar olmayı istemem değildi, hayatın gerçekten sıkıcı olduğunu düşündüğüm içindi. Akıl sağlığımı koruyabilmek için kitaplara ihtiyacım vardı. Hikâyeler diyarı gerçek dünyadan çok daha renkli ve baştan çıkarıcıydı benim için. Yazar olma arzusu ancak 20’li yaşlarımda ortaya çıktı.”
Peki ya farklı bir dil kullanma kararı? (2004 yılında çıkan Araf, Şafak’ın İngilizce yazdığı ilk romanıydı.) “Sürekli İngilizce küçük parçalar yazıyor ama bunları kendime saklıyordum. Benim sesim Türkçeydi. Ama sonra bir an geldi -üniversite hocası olmak için Amerika’ya taşınmıştım- ve cesaretimi toplayıp İngilizce yazmaya karar verdim. Bana öyle bir özgürlük hissi verdi ki bu. Hâlâ melankoli ve özlemi Türkçede ifade etmek bana daha kolay geliyor, İngilizcedeyse mizah kesinlikle daha kolay. İngilizcedeki ‘irony’ kelimesinin Türkçede tam bir karşılığı yok.”
Artık yağmur durdu ve kafe de kapanıyor, bu yüzden temiz havaya çıkıyoruz. Farklı yönlere gideceğiz ama o parkın kapısına kadar benimle yürümekte kararlı. Onun ne kadar iyi bir dinleyici olduğunu fark ediyorum, vücudunun benimkine doğru eğilişinde güven veren bir şey var. Çok ciddi bir insan. Eşitlik ve çeşitlilik gibi şeylerden bahsetmeyi siyasi görevi olarak görmekle kalmıyor, bunu yapmaktan hoşlanıyor gibi de görünüyor. Ama aynı zamanda şakacı, öğrencivari bir tarafı da var. Heavy metali sevdiği doğru mu diye soruyorum. Nezaketiyle heavy metal müziğe kafa sallamayı bağdaştırmak zor geliyor.
“Ah, evet” diyor. “Heavy metali her zaman sevdim.” Hiçbirinin adını duymadığım birkaç grup sayıyor. “Tüm alt türlerini seviyorum: endüstriyel, viking…” Çalışırken aynı şarkıyı defalarca dinliyor, çocukları şikâyet etmesin diye de kulaklık takıyormuş. Vay canına. Peki konsantre olabiliyor mu?
“Evet! En iyi öyle yazıyorum. Sessizliği sevmiyorum. Sessizlik beni endişelendiriyor.”
Uzaklarda bir yerden, bir motosikletin halden anlayan kükremesini duyuyorum.