OECD, küresel büyümenin 2026’da yüzde 2,9, 2027’de ise yüzde 3,0 olmasını bekliyor. Asıl dikkat çekici nokta, büyümedeki bu yavaşlamaya rağmen enflasyonun yeniden yükselmesi.
G20 ülkelerinde ortalama enflasyonun 2025’teki yüzde 3,4 seviyesinden 2026’da yüzde 4,1’e, gelişmiş G20 ülkelerinde ise yüzde 2,5’ten yüzde 3,2’ye çıkacağı öngörülüyor.
Enflasyon dört kanaldan geliyor…
İlki elbette enerji kanalı. Orta Doğu’daki savaş petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki dalgalanmaları tetiklerken, üretim ve taşımacılıktaki aksamalar da maliyetleri artırıyor.
Rapora göre enflasyonda ikinci risk unsuru ise gıda fiyatları. Son aylarda özellikle buğday ve mısır fiyatlarında belirgin bir yükseliş görülüyor.
Enflasyonda bir başka kanal ise küresel ticaret. Tarifeler ve ihracat kısıtlamaları şirketlerin üretim maliyetlerini ve tedarik zincirlerini etkileyen yeni bir enflasyon kanalı.
Dördüncü kanal ise diğerlerinden biraz farklı: ekonomiyi destekleyen yatırım talebi. Yapay zekâ yatırımları, enerji şokuna rağmen küresel büyümenin dirençli kalmasına katkı sağlıyor. Ancak enerji arzının baskı altında olduğu ve ticaret kısıtlarının maliyetleri artırdığı bir ortamda bu talep, büyümeyi desteklerken fiyat baskılarının daha uzun sürmesine de yol açabilir.
Türkiye açısından küresel enflasyon dalgasının etkisi çok kritik. Türkiye enerji ithalatçısı bir ekonomi. Dolayısıyla yüksek petrol ve doğal gaz fiyatları yalnızca enflasyonu değil, ithalat faturasını ve cari dengeyi de etkiliyor. Üstelik yükselen gıda ve gübre maliyetleri ikinci bir maliyet kanalı da oluşturuyor.
TCMB eylül toplantısında politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu; ancak enerji fiyatlarının, jeopolitik gelişmeler nedeniyle enflasyon görünümü açısından yukarı yönlü risk oluşturduğuna da dikkat çekti. OECD ise Türkiye’de dezenflasyonun devam etmesini beklemekle birlikte enerji ve gübre maliyetlerini sürecin karşısındaki önemli risklerden biri olarak gösteriyor.