Çiğdem Toker öğretmenliğe devam ediyor
Ç

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Çiğdem Toker’in 2019’da yayınlanan çalışması ‘Kamu İhalelerinde Olağan İşler’di ve kitap hakkındaki yazımın başlığı ‘Bir yurttaşlık öğretmeni olarak Çiğdem Toker’di. Toker, birkaç hafta önce yayınlanan yeni kitabında öğretmenliğe devam ediyor: ‘Yap İşlet Devret Projeleri’ne/ Devletin Cebinden/Büyük Simbiyoz.’ (Tekin Yayınevi)

Çiğdem Toker’in yazı ve kitaplarıyla yaptığının ancak öğretmenlik uğraşının başat anlamıyla, değeriyle karşılanabileceğini düşünüyorum. Ülkenin şu koşullarında her riski göze alarak kamuyu bilgilendirmeye çalışan ve toplum içinde azınlıkta kalan gazetecilerin hepsi benzer bir işlev yerine getiriyor. Kamunun, yurttaşın, bizlerin hakkını hukukunu savunuyorlar. Çiğdem Toker bu savunuyu en iyi yapanlardan.

Toker’in gazeteciliğinde iyi hukukçuluk, araştırmacılık, çözümleme gücü, özen, aydınlatma istek ve merakı ile sözünü sakınmama hasletleri, bir arada. Kamusal olanla ilgili Çiğdem Toker, bizim olanla, ortak olanla. ‘Demos’ için, ‘cumhur’ için çabası düşünüldüğünde böyle bir gazetecilik faaliyetinin ‘Cumhuriyet’ ve ‘demokrasi’nin nasıl da hayrına olduğunu görmek mümkün.

Ne demek yurttaşlık öğretmenliği?

Kuşkusuz demokratik olmayan devletlerin de yurttaşı var. Bir devletin yurttaşı olabilmek için o devletin demokratik siyasal sisteme sahip olması şart değil. Fakat yurttaşlığın doğumu ile demokrasinin icadı arasında güçlü bağ var. Önce bir sınıf doğdu, o sınıf rakibi olan diğerlerini bir gün ittifak kurarak diğer gün çatışarak alt etti ve sonunda egemen oldu.

Günümüz klasik demokrasilerinin eşit yurttaşlığı için ise o sınıfın bağrından başka bir gücün doğması, 19’uncu yüzyıldan başlayarak mücadele vermesi, başta oy hakkı olmak üzere diğer yurttaş haklarını kazanması gerekti. Klasik-liberal-burjuva demokrasisi olarak adlandırılan, yön bakımından ‘Batı’ ile özdeşleşmiş ve aslında her zaman ‘kasa’nın kazandığı demokratik sistemin doğumunda, parlamentonun monark karşısında söz sahibi olmasında en önemli faktör ‘vergi’ meselesiydi. Uyruk temsilcileri, yüzyıllar öncesinin İngiltere’sinde hükümdara, “Eğer savaş için vergi salmaya ihtiyacın varsa, önce sana ilettiğimiz şu dilekçelerdeki talepleri kabul edeceksin” dedi. Yasama yetkisi buradan çıktı. Demek ki demokrasilerde temsil/yurttaşlık ile vergi arasında sarsılmaz bir ilişki var. Son iki yüzyılda oy hakkı demokratikleştikçe bu bağ da güçlendi.

Dolayısıyla verginin nasıl harcanacağını söyleyen bütçenin hazırlanması, tartışılması ve denetlenmesi, bir demokratik sistemde yöneten ile yönetilen arasında kurulan ilişkinin turnusolü. Yurttaş ödediği verginin nereye harcandığını bilmeli, temsilcileri aracılığıyla denetleyip hesap sorabilmeli. Bu yüzden, parlamenter sistemde bütçesi reddedilen bir hükümet, hiçbir yerde yazılı olmamasına karşın meclisin güvenini kaybettiği düşüncesiyle istifa eder. 1965’te İnönü, 1970’te Demirel hükümetlerinin istifası gibi. 2017’de geçtiğimiz yeni hükümet sistemi ise meclisin bütçe kanunu üzerindeki denetimini anlamsız hale getirdi.

Peşrevi daha fazla uzatmadan… Bir kişi ödediği verginin hesabını sorabiliyorsa, kamu harcamalarını temsilcileri aracılığıyla denetleyebiliyorsa gerçek anlamda yurttaşlık iddiasında bulunabilir. Çiğdem Toker’in, ‘devletin cebinden’ yapılan harcamaların şeklini şemailini dert edinmesi, seçimden seçime önüne sandık konulan kâğıt üzerindeki yurttaşın, katılımcı gerçek yurttaşa dönüşmesinde eşsiz katkı sunan bir kamu hizmeti.

Toker, AKP öncesi yılların krizini ve çözüm için yapılanları özetleyerek başlıyor kitaba. Bu hatırlatmalar çok yerinde, çünkü halihazırdaki iktidarın ilk yıllarındaki ‘ekonomik başarı’ öyküsünün bir öncesi olduğunu, AKP’nin neyin üzerine geldiğini ve konuya ilişkin yasama faaliyetinin ‘üçlü koalisyon’ devrinden kalma bazı hazırlıkların ‘yasalaştırılması’ndan ibaret niteliğini unutmamakta yarar var.

Sonraki yıllarda ihale kurallarının büyük süratle değiştirildiğine tanık oldu Türkiye. Toker, kendi ifadesiyle ‘ihale sisteminin araçsallaştırılması yoluyla’ kamu kaynaklarının, bir başka söyleyişle ‘yurttaş emeği’nin nasıl har vurup harman savrulduğunu adım adım anlatıyor.

Toker’in bir ‘durum’un altını özellikle çizmiş olmasından çok memnun oldum, o da şu: Malum, geniş anlamda ‘ekonomi’ üzerine yazıp çizenlerin önemlice kısmı, sanki insansız bir devlet olabilirmiş gibi davranıyor. Ana akım tartışmalarda ‘biz’den söz edilmiyor, genellikle ‘rakam’ şeklinde geçiyoruz. İnsanın bir rakama dönüşmesine bazen ‘hukuk-mevzuat’ da yardım ediyor. Örneğin, “Vergimin şu işte nasıl harcandığını merak ediyorum” diyen biri, karşılığında ‘ticari sır’ yanıtını alabiliyor. Bu ‘sır’, ancak bir yurttaşın sistem içinde edilgenliğinin kabulüyle mümkün olabilir.

Toker, kitabın sonunda, yıllardır Sayıştay denetçilerinin dahi ulaşmakta zorlandığı YİD (Yap İşlet Devret) uygulama sözleşmelerinden bazılarının metinlerine yer vermiş. Neden? Çünkü bir şirket ile devlet arasında yapılan sözleşmeyi yurttaş bilmeli.

Toker’in sözcükleriyle, “İnşaat şirketleri ile onların yerli/küresel finansörlerine bu sözleşmeler üzerinden, döviz cinsi ile verilen, uzun dönemli milyarlık garantilerin yaslandığı yer, nihayetinde VATANDAŞ olduğu için… Devlet bizlere seneye, ondan sonraki seneye, üç, beş, on yıl sonra salacağı vergilere güvenmese bu garantileri verebilir mi? Hayır. O halde ben de rızam olmadan, bana sorulmadan borçlandırıldığım sözleşmeleri okuma hakkına sahibim.” Bu kadar basit.

Toker, daha önce yayınlanmış yazılarına geçmeden önce, iyi öğretmenliğin gereği olarak konunun abc’sinden başlıyor, YİD’in, KÖİ -Kamu Özel İşbirliği’nin- anlamlarını (kısa tarihçeleriyle birlikte) duru bir dille anlatıyor ve bu kapsamdaki projeleri sayıp yine tarihçesiyle birlikte hukuksal altyapı hakkında bilgi veriyor. Burada dikkat çekici bir durum, Toker’in, AKP’nin YİD projelerine odaklandığı tarih olarak 2007 seçimi sonrasını işaret etmesi. Benim, ‘AKP anayasacılığı’nın başladığını varsaydığım tarih. Tabii, KÖİ projelerinde asıl atak için iktidar partisinin bir seçim daha kazanması (2011) gerekmiş. Sonraki yıllarda gelsin mevzuat değişiklikleri (örneğin 2013’teki ‘torba yasadaki’ değişiklikle Hazine’nin kredi borunu üstlenmesi), ‘mega projeler’, YİD havaalanları, köprüler, şehir hastaneleri, verilen garantilerin vs yurttaşa yükü, boşa ödenen milyon dolarlar…

En son Tuğba Tekerek’in Taşra Üniversiteleri başlıklı nefis kitabını okurken böyle hissetmiştim. Aynı iç sıkıntısı. Toker’in anlattığı serüvenin yaşandığı yıllarda, iktidarın büyük bir beceriyle ve düzenli aralıklarla ‘anayasa’ tartışması açtığını da hatırda tutmakta yarar var. Çoğu, anayasayla ilgisi olmayan ve son derece ‘işlevsel’ anayasa tartışmaları.

Kitabın en ilginç yanlarından biri de söyleşi yapılanlar. Biri, konuya hâkim avukat Mustafa Gökhan Tekşen. Üçü siyasetçi. CHP’li Deniz Yavuzyılmaz’ın yıllardır bu konulardaki hassasiyetini ve değerli katkılarını bilmeyen yoktur. Ancak bana kalırsa asıl çarpıcı olan söyleşiler, Ali Babacan ve şimdi DEVA Partisi’nde olup uzun yıllar Hazine Müsteşarlığı yapan İbrahim Çanakçı ile yapılanlar. İki ismin de yanıtlarında (kuşkusuz sorumluluğu paylaşmaya yanaşmaksızın!) olabildiğince açık sözlü davrandığını kabul etmek gerek. Ali Babacan’ın, ‘siyasetin finansmanının yüzde 90’ının inşaat sektörü tarafından sağlandığı’ tespiti, 20 küsur yıldır neyi neden yaşadığımızı açıklayan çok önemli bir ifade.

Evet, Çiğdem Toker öğretmenliğe devam ediyor. Bu kamu hizmetinin değeri bilinmeli. Kitabı edinmenizi öneririm.

Yazar: Çiğdem Toker

Kitabın Adı: Yap İşlet Devlet Projeleri ile Devletin Cebinden Büyük Simbiyoz

Yayın Evi: Tekin Yayınevi