Çarpım tablosu yalnızca matematikten ibaret değildir.
Çocukluğun ilk ezberlerinden, ilk utançlarından, ilk büyük toplumsal sınanma, başarı ve başarısızlık anılarından biridir.
Onca şeyi unuturuz: Telefon numaralarını, adresleri, yüzleri, isimleri… Ama çarpım tablosu hafızanın demirbaşlarından biri olarak kalır. Çünkü bilgi gibi değil, alışkanlık gibi öğrenilmiştir. Erken yaşta, yüzlerce tekrar ve belirgin bir baskıyla, onay ve utanç eşliğinde. Zihin, erken yaşta ve duyguyla kodlanan şeyleri silmez. Bir tür hayatta kalma bilgisi gibi saklar.

Hafızanın bir ironisi de budur herhalde: Hayat boyu en kalıcı bilgilerimiz, aynı zamanda üstüne en az düşündüklerimiz olur.
Çocuklukta kurulan ezberlerin gücü, zihnin merdiven altında sarsılması zor bir zemin yaratır. Farkına varsak da varmasak da sorgulayarak değil, büyük ölçüde ezberlerle büyürüz.
Geçen gün ‘Better Call Saul‘u bir kez daha izlerken, bu eski çocukluk ezberiyle tuhaf bir biçimde yeniden karşılaştım.

Yeniden izlemede bu dizinin neden yalnızca ‘Breaking Bad‘in iyi bir yan ürünü değil, başlı başına çağın ruhunu yakalayan benzersiz bir anlatı olduğunu daha da iyi görüyorum. Vince Gilligan’ın kurduğu evren yalnızca suç hikâyeleri anlatmıyor. Çağın insanını, düşen, tökezleyen, kurallara uyum sağlamaya çalışırken o kuralların içinde yavaş yavaş eriyen karakterler üzerinden okumamıza izin veriyor.
Jimmy McGill’in (Bob Odenkirk) Saul Goodman’a dönüşme hikâyesi ilk başta bir ahlaki çöküş hikayesi gibi görünüyor. Aslında sınıfla, çocuklukla, aidiyetle, başarısızlık korkusuyla sürekli yeniden konumlanmak zorunda kalan günümüz insanının çok incelikli bir temsili.
Hızla değil, dikkatle ilerleyen, izleyiciyi bağırarak değil, adım adım hipnotize ederek dünyasında tutan bir anlatı bu. O nedenle olaylar zaman zaman ağır aksa da dramatik gerilim neredeyse hiç düşmüyor.
İşte bu şahane anlatının içinde, yine son derece küçük ve sıradan bir sahne çarptı beni. Mike Ehrmantraut’un (Jonathan Banks) torunuyla çarpım tablosu çalıştığı kısa bir sahne.

Çarpım tablosu ve yanlış işlemler
Mike, suç dünyasında kirli işlerin sessiz mimarı, hesap kitap adamı ve gerektiğinde celladı. Şiddeti bir refleks ya da güdü değil, bir görev duygusuyla, soğukkanlılıkla bir meslek olarak yaşayan nadir figürlerden biri. Tüm bu karanlık hiyerarşinin içinde hayatında gerçekten kaybettiği tek savaşı, kendi biricik oğlunu koruyamadığı yerde vermiş.
Bu sahnede Mike, sevimli torununun çarpım tablosu çalışmasına yardımcı oluyor. Mike sayıları oyuna çeviriyor. Futbol skorlarıyla çarpmayı bağlayarak çarpma işlemini hayata yaklaştırıyor. Bu bir öğretme yöntemi olmaktan çok, şiddetle, kirli parayla, ölüm hesabıyla yaşayan bir adamın torununa kurabildiği tek masum dünya.
Çocuk rahatladığında, sevimsiz 7 kere 8 işleminin doğru cevabı nihayet çıktığında, konu Mike’ın kaybettiği oğluna geliyor ve sahne bir anda yön değiştiriyor.
Bir yanda çözülebilen bir denklem var: 7×8, skorlar, doğru sonuç, kısa bir sevinç. Öte yanda Mike’ın hayatındaki tek yanlış işlem: Geri alınamayan bir ölüm, hiçbir formülle kapanmayan bir suçluluk, bir babanın hayat boyu taşıdığı açık bir hesap.
Sahne şunu söylüyor: Bazı problemler çözülür ama gerçek kayıplar ezberlenmez. Mike torununa çarpım tablosunu öğretebilir. Ama hayatta, en çok sevdiği kişiyi kaybetmenin hesabını hiçbir çarpım tablosu öğretmez. Belki de bu nedenle, belleğimizde en çok kalan sayılar hayatın öyle ortada, zalimce açıkta bıraktıklarıdır.
Bu kısacık sahne tuhaf bir tanışıklık hissi bırakıyor. Bir an için, dünyanın öbür ucundaki bir Amerikan çocuğunun sesiyle kendi çocukluğunuzun ritmi birbirine karışıyor. Çarpım tablosu yalnızca matematikten ibaret değil ve bazı çocukluk sahneleri, evrensel.
Ezberin pedagojisi
Sahneyi izlediğimden beri aklım çarpım tablosu meselesine takıldı. İnsanlığın en eski hesap hızlandırıcılarından biri. Mezopotamya’da binlerce yıl önce kil tabletlerde kullanılmış. Çin’de, MÖ 300’lere tarihlenen bambu şeritlerde karşımıza çıkıyor.
Çarpım tablosu başından beri ‘anlamak‘tan çok, hesabı hızlandırmak için var. Eskilerde buna ‘kerrât cetveli‘ denmesi de boşuna değil. Kerrat, Arapça’da tekrar demek. Adı bile ne öğrettiğini söylüyor: anlam değil, refleks.
Japonca’daki adı ise daha şiirsel: ‘kuku‘, yani dokuz dokuz. Çocuklar bunu bir tekerleme gibi öğreniyor. Bir tür hafıza şiiri…
Sanki her dil, daha baştan meselenin anlamaktan çok, tekrar ve alışkanlık meselesi olduğunu kabul etmiş gibi.
Modern okul yaygınlaştıkça çarpım tablosu da ‘hızlı ve hatasız işlem‘in ölçüsü hâline geliyor. Bugün pedagojik dil değişti ama sınıfta hâlâ ölçülen şey çoğu zaman aynı: hız, hata ve performans.
Çarpım tablosu bu nedenle yalnızca matematik öğretmez. Disiplin öğretir, hız öğretir, yanlış yapmamayı öğretir ve belki en çok da düşünmeden doğru cevabı vermeyi öğretir. Bize küçük yaşta öğretilen ilk şey, doğruyu aramak değil, doğru cevabı gecikmeden vermektir. Sorudan çok sonuç, mantıktan çok hız, anlamdan çok performans.
Çarpım tablosu ezberi, pek çok çocuğun hayatında ilk kez ‘başarı‘ olgusuyla sınandığı yerdir, diyebiliriz. Çocuğun ilk kez alkış aldığı ya da utandığı, ilk kez ‘çalışkan‘ ya da ‘tembel’ etiketini yediği yer. Üstelik kuşaklar arasında da değişmeyen bir deneyimdir bu.
Neredeyse herkes için çarpım tablosunun en zor eşiği hâlâ yedi kere sekizdir. Zihin deseni, simetriyi, tekrarın ritmini ve kültürel tanışıklığı sever çünkü. Oysa 7×8’in sonucu ne bir örüntü sunar, ne simetri verir, ne kulağa akışkan gelir, ne de bellekte tutunacak tanıdık bir biçim bulur. Çarpım tablosunun en yalnız sayılarından biridir elli altı. Ne sevilenler arasındadır ne de sık kullanılanlar. Hafızada kimsenin yanına oturmak istemediği bir sırada durur öyle.
Bir de 7 kere 8 işlemi, ezberin artık sonlarına denk düşer. Çocuk çoktan yorulmuş, tekrarlar ağırlaşmış, heves azalmış, dikkat dağılmıştır. 7 kere 8 bu nedenle zor bir çarpım olmanın ötesinde, öğrenmenin yorgunluğunu da taşır. Hayatta olduğu gibi: İnsan çoğu zaman en zor bilgileri, artık en yorgun olduğu anda öğrenmek zorunda kalır. Pes etmeye en yakın anlarında en zor sınavlardan geçer.

Çarpım tablosunun asıl ‘olayı‘, öğretisi, doğru sırayı bilmenin hayatın anahtarı olduğudur. Başarı, doğru cevabı bilmekle değil, onu doğru sırayla, doğru hızda ve tereddütsüz söylemekle ölçülür.
Hayat bilgisi de aynen çarpım tablosu gibi öğretilmiyor mu bize? Sorgulamazsın, nedenini bilmezsin, sadece tekrar edersin. Yanlış cevap vermemek için, bir süre sonra soruyu sormaktan hepten vazgeçersin.
Kadınlara öğretilen hayat bilgisi
Kadınlara öğretilen pek çok hayat bilgisi, matematikten çok ezberdir. Kadınlar için bu ezberler daha erken, daha yoğun ve daha kalıcı başlar. Ne zaman ağırbaşlı olacağımız, ne zaman susacağımız, ne zaman bekleyeceğimiz, ne zaman vazgeçeceğimiz daha küçücük bir kızken bir yerlerde ezberletilmiştir. ‘iyi kız’ olmak, uslu olmak, sabırlı, anlayışlı, fedakâr olmak… Kadın olmak neredeyse baştan sona bir zamanlama, doğru yerde susup konuşma ve geri çekilme becerisi biçiminde öğretilir. Çarpım tablosunun titizliğinde. Yıllar geçer, onca bilgi silinir ama bu ezberler kalır.
Toplumun tümüne, çoğunlukla düşünmek değil, uyum sağlamak öğretilir. Başarı, yaratıcı olmaktan çok, kurallara minimum hatayla uymakla ölçülür. Hızlı düşünen değil, hızlı uyum sağlayan makbuldür.
İşte bütün bu hız ve refleks kültürünün karşısında en kırılgan şey, düşünmenin kendisidir.
Çünkü düşünmek öğrenilen bir şeydir ama çoğu zaman öğretilmez. Eleştirel düşünme, durup sormayı, hazır pozisyonlara sığınmamayı gerektirir. Oysa eğitim sistemleri tam tersini öğretir: Hızlı cevap, doğru şık, hatasız performans.
Üniversitenin, son dönemlere dek sunduğu en değerli imkân, bir meslekten çok, bu zahmetli ve eleştirel düşünme alanıydı. Metinle tartışmak, fikre itiraz etmek, yerleşik doğrularla mesafe almak… Bugünün içi boşaltılmış, eleştirinin giderek daha ‘riskli‘ bir faaliyet sayıldığı akademik ikliminde, eleştirel düşünme de neredeyse lüks bir beceriye dönüşmüş görünüyor.
Bu boşluğun da katkısıyla refleks kültürü bu kadar kolay yayılıyor. Çünkü düşünmek öğretilmeyince, hız daha güvenli, sorgulamak öğretilmeyince, pozisyon almak daha konforlu hale geliyor.
Bu nedenle de olup bitenlere verilen tepkiler giderek daha tanıdık, daha ezber geliyor. Dilin bu kadar hızlı sertleşmesi, öfkenin bu kadar kolay kadın bedenine yönelmesi, her fırsatta yükselen tecavüz dili, bir kadının cesedi karşısında hızla kurulabilen şiddet cümleleri…
Mesele yalnızca tekil öfke patlamaları değil. Bu dil, giderek sertleşen bir kamplaşmanın, yeniden meşrulaştırılan şovenizmin ve hiç gerilemeyen ataerkil tahakkümün ortak ürünü.
Refleks rejimi
Burada işleyen şey neredeyse bir ‘refleks rejimi’.
Hannah Arendt’in ‘thoughtlessness‘ diye adlandırdığı şey, düşünmemek/düşüncesizlikten çok, bir muhakemenin askıya alınması hatta iptal edilmesi hâlidir. İnsanı eyleminin ahlaki sonuçlarından koparan o ‘düşünmeme hâli‘, bugün siyasetin ve medyanın en verimli hammaddelerinden biri hâline gelmiş görünüyor. Düşünmeye fırsat tanımayan bir hız, durup tartmaya izin vermeyen bir duygu seli, karmaşıklığı değil basit karşıtlıkları ve düşmanlıkları besleyen bir dil…
Duygular artık bireysel iç hâller olmaktan çok, dolaşıma sokulan, yapışan, yönlendiren siyasal kuvvetlere dönüşüyor. Öfke, öğretilmiş bir refleks olarak işliyor. Ne kadar hızlı taraf olursan, ne kadar çabuk konumlanırsan, ne kadar sert konuşursan hayatta o kadar güvende olacağın sanrısı. Muhakeme ve anlamaktan çok pozisyon, vicdandan çok refleks. Dünyayı ve özel olarak da ülkemizi giderek bu kadar yaşanmaz kılan şeylerden biri de bence bu.
Dizideki sahne belki de bu nedenle bu kadar tanıdık geldi ve beni çarpım tablosunun izinde uzun bir ‘muhakemenin tarihi‘ yolculuğuna çıkardı.
Bu tablo karşısında hepimizin çocukluğumuza inmemiz kaçınılmaz: yanlış yapmaktan korkan, doğruyu hızla söylemeye çalışan, onay bekleyen bir çocuk.
Dünyanın bu kadar değiştiği bir çağda, çocuklara öğretilen ilk zihinsel refleks hâlâ itaat ve hız. Bu çocuklar hızla en konforlu seçeneğe yönelen öfke ve şiddet dolu yetişkinler halini alıyor. Sürüden ayrılan sürmeli koyun da nihilist penguen de giderek birer masal anti kahramanına dönüşüyor. Bıçak sırtı hayatlarda bıçağı hızlı çekmek marifet sayılıyor. Sadece şiddetin, hızın, gücün ve itaatin başarı göstergesi olarak öğretildiği bir dünyada 2 kere 2’nin kaç ettiğini de haklı değil güçlü olan belirliyor, 7 kere 8’in kaç ettiğini de…
Asıl mesele asla 7 kere 8’in kaç ettiği değil. Kafamıza kakıla kakıla öğretilen hayat ezberlerinin hangilerinden artık kurtulmamız gerektiği…