Özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda CHP’de ve CHP geleneğinden gelen partilerde görev üstlenen kadrolarla kıyaslandığında, niteliksel olarak büyük bir düşüş yaşandığı inkar edilemez. Tabii ki bu düşüşün tek nedeni, “herkesi yakala” mantığının bir gereği olarak ideolojisiz siyaset yapılması değil. Dünyada ve Türkiye’de siyasi elitlerin niteliksizleştiğine dair çok sayıda araştırma var.
Ama Türkiye’nin çok önemli bir özgünlüğü bulunuyor: Bu süreçte Türkiye’de, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu halk egemenliği, laiklik ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yerle bir edilirken, tarihin görmediği büyüklükte bir sermaye yağması ve yolsuzluk ekonomisi tüm sınıfsal dengeleri altüst etti.
Siyasi kadroların tarihsel bir sorumlulukla sınandığı böyle bir dönemde, gidişatın vahametiyle uyuşmayan hafiflikte bir “siyaset oyunu” oynamak siyaset sınıfında da büyük bir çürümeye yol açtı. Üstelik bu çürüme, halkın oyu da kullanılarak derinleştirildi: Verilen oylar farklı partilerden gelen sağcı siyasetçilerin seçilmesi için harcandı; kazanılan belediyelerde kritik makamlara bu tür isimler getirildi.
Ek olarak, belediye pratiklerinin muhalefetin elindeki Batı Ege belediyelerinde arazi, inşaat, turizm rantıyla şekillendiği herkesin bildiği bir gerçekti. Bu pratikler içinde kariyer yapan yerel siyasetçilerin büyük çoğunluğu için, halkçı belediyecilikle de siyasi ahlakla da ilişkileri kalmadığını söylemek lazım.
İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı.