MURAT SEVİNÇ
Bu yılın başında 1128 akademisyen bir metne imza attı. Metni beğenen oldu, beğenmeyen oldu. Kızanlar oldu. İçeriğe ilişkin tün değerlendirmeler bir yana, metin bir ‘barış talebi’ içeriyordu.
Açıklanmasıyla birlikte, kıyamet koptu. Bir iki ‘ifade’ öne çıkarılıp imzalayanlar lince maruz bırakıldı.
Yaşadıkları şehirlerini terk edenler oldu. Çalıştıkları kurumlara gidemeyenler oldu.
Hocaların kapılarına çarpı atan öğrenciler oldu. Üniversiteleri arayıp hocalara nefret kusan veliler oldu. Kiminin evi sabahın köründe basıldı. Gözaltına alındılar. Eşyaları arandı.
Öğretim üyelerinin kanlarında duş almak istediğini söyleyenler çıktı ortaya. İktidar ve medyası, bu ‘duş hevesine’ sessiz kaldı.
Yüzlerce öğretim üyesi tehdit edildi. Bizzat yönetenler tarafından aşağılandı, olmadık ithamlara maruz kaldı.
Sözleşme tarihleri geldiğinde, bazı hocanınki yenilenmedi. Ballandıra ballandıra, marifetmiş gibi, yasa gereği haklarında soruşturma açılamıyor olsa da hiç olmazsa ‘sivil ölüme’ mahkûm edilmeleri gerektiği savunuldu.
Bunu savunabilenlerin yüzleri hiç kızarmadı.
Tabii, yüzün kızarması için gerekli olan ve insanı iyi kötü yontan ‘asgari eğitim’den mahrumlar. Zaten gem vuramadıkları nefretlerinin temel nedenlerinden biri de, bu ‘yetersizlik duygusu’ ve ‘okumuşların’ hiçbir katkısı bulunmayan ‘kompleksleri.’
Yaşamı boyunca ‘birileri’ sayesinde bir şey olmuşların, ‘emek harcayarak’, ‘hak ederek’ yol alanlara duyduğu anlaşılabilir nefretlerinin.
Bazı büyük üniversiteler soruşturma açmadı. Çoğu vakıf üniversitesi soruşturma açmadı. Bazı büyük üniversiteler ise açtı. Cevval davrandı.
Hatta o soruşturmaları tamamlamadı. Hocalarının yurt dışı görevlendirmelerini yapmadı. Öğretim üyelerinin konuya dair meraklarını dahi gidermeyip sorularını yanıtsız bıraktı.
Bizim fakülteden bazı arkadaşlarımız bir önceki KHK ile meslekten ihraç edildi. Tümü, imzacıydı. Şu ana dek KHK ile ‘soldan’ atılan öğretim elemanlarının hemen tamamı gibi.
İnsanlar, belirsizliğe ve endişeye mahkûm edildi.
Bir imza nedeniyle…
Çeşitli düzeylerdeki yöneticilerin, gücün ‘uyarıcı’ etkisine kapıldıkları sık tanık olunan bir durum.
Hatırlasanıza, o aklı evvel 28 Şubatçıların afra tafrasını. ‘Bin yıl sürecek’ vs. diyorlardı. İki yıl sürdü! O dönemde, Anıtkabir’in kapısından ayrılamayan bir üniversite idarecisi tipi vardı.
Türbanlı öğrenciler kampus kapılarında peruk takarken örneğin, havaya bakıp ıslık çalarlardı. Şimdilerde aynı idareci tipi, bu kez Saray kapısında volta atmaktan helak oluyor.
Örneği özellikle 28 Şubat’tan veriyorum ki muhteremlere bir şey ifade etsin. Malumunuz, 19 yıldır anlatmaya doyamadılar!
Ve böylesi idareciler bu kez imzacılara eziyeti marifet zannederken, eteklerinden ayrılmayanlar ya alkış tutuyor ya da ‘ıslıkçı’ rolündeler.
İşte Türkiye’de bunlar ve daha neler neler olurken, Mayıs ayında Can Dündar’a adliye önünde kurşun sıkıp öldürmeye teşebbüs eden ve oradaki bir gazeteciyi yaralayan kişi, birkaç gün önce tahliye edildi.
Avukatı, infaz yasasındaki değişiklik göz önünde bulundurulduğunda tutukluluğun devamının ‘mağduriyete’ neden olacağını iddia etmiş.
Avukat haklı kuşkusuz, insanın içi eziliyor düşününce. Hâkim de, bir vatan evladını mağdur etmeyip tahliyesine karar vermiş. Tabii böyle sözcükler kullanmaz sayın hâkimler. Ciddi insanlardır.
Demiş ki, ‘üzerine atılı suçun niteliği, delillerin büyük kısmının toplanmış olması ve tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurularak’ tahliyesine…
Doğru söylemiş, doğru karar vermiş sayın hâkim. Eğer bir insanın kaçma ya da delilleri karartma şüphesi yoksa tutuklu yargılanması gereksiz ve tabii hukuk dışı olur. Tahliye edilmelidir. Hukuk devleti ilkesi bunu gerektirir.
Bu durumda haliyle Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan ve daha onlarca ‘yazarın’ hangi delileri karartacağı ve nereye kaçağı sorusu geliyor insanın aklına.
Mesela, Aslı Erdoğan’ın bir yerlere gömdüğü patlayıcı ya da gizlediği başkaca deliller olabilir mi ki? Tutuksuz yargılanma talebi üçüncü kez reddedildiğine göre, güçlü kuşkular var belki de.
Necmiye Alpay? Ne saklıyor olabilir? Can Dündar’a kurşun sıkan tosun kadar güven telkin etmiyor demek Türkiye’nin yazarları.
Bu koşullarda, memleketin anayasası ve temel haklar rejimi askıya alınmışken, insanlar şuncacığı dahi dile getirmeye çekinir/korkar haldeyken, üniversiteler KHK ile atılan ‘solcu’ akademisyenlerin konuşmacı olduğu konferansları iptal ediyorken, 1925’te kurulmasıyla gurur duya duya bir hâl olan A.Ü. Hukuk Fakültesi yönetimi ‘kendi hocalarının’ dahi OHAL KHK’lerine ilişkin konuşma yapmasına izin vermezken; birileri de kafa buluyor ahaliyle.
Diyorlar ki, başkanlık sistemini tartışalım, konuşalım, akademi tartışsın vb. Bak sen…
Peki, o zaman tartışalım.
1990’larda Londra’daki bir Türk lokantasının yemek listesinde İskender Kebap bulunurdu. Belki hala vardır. Tavuk etiyle yapılıyordu.
Etin altındaki ekmek, pide değildi. Yanına yoğurt konulmuyordu. Erimiş tereyağı da gezdirilmiyordu. Neymiş efendim, İngilizin damak tadına uygun kebap böyle olurmuş.
Eh İngiliz de yemesin o zaman, şart mı? Ya da sen aslını yap, o karar versin. Hayır, lokantanın patronu çokbilmişin biriydi ve ‘Bir halta benzemiyor’ denildiğinde de pek sinirlenirdi.
İşte o lokantanın garsonları, İskender olmayan ama İskender adı verilmiş o tuhaf kebabı, İskender yese muhtemelen pek sevmeyecek, buna mukabil İskender olmayan bir kebabı İskender zannederek yiyiveren İngilize servis ederdi.
Müşteri kandırılıyordu, garsonlar yalan söylüyordu, patron mutluydu. Para kazanıyordu.
Herhalde şimdilik bu kadar başkanlık sistemi tartışması yeterli olur…
Söyleşi önerisi: Bugün Cumhuriyet’te meslektaşım Kerem Altıparmak’ın nefis bir söyleşisi yayınlandı. Buraya bırakıyorum.