Köşe komşum Psk. Dr. Feyza Bayraktar’ın ‘Gurur değil kibir!‘ başlıklı harika yazısını okudum üç gün önce; utanmanın ne kadar kıymetli bir duygu olduğundan bahsediyordu.
Vicdanımın kapatamadığım sesi gibi oldu o an o yazı; düşünmeden edemedim: Biz bu duyguyu ülkece ne zaman kaybettik, hangi an kaybetmeye ve yokuş aşağı gitmeye başladık?
Belki de trafikte. Belki de o çakarların, o canavar düdüklerinin altında, o sirenlerin yankısında.
Çünkü biz artık yaşamımızda temas ettiğimiz her şeyde utanmayı değil, gösterişi öğreniyoruz.
Doğru yazmış Feyza hanım: “Bir zamanlar biri incindiğinde içimiz sızlardı; bir yanlış yaptığımızda gözlerimizi kaçırırdık. Bugün ise ne yaptığımızı değil, nasıl göründüğümüzü önemsiyoruz.”
Sopaları, bıçakları ve silahları da cabası
Utancın yerini kibir aldı ne yazık ki. Hem bireysel hayatta hem de direksiyon başında.
Eskiden içimizden yanardık, şimdi dışarıdan yanıp sönüyoruz.
Hayatında ekonomik, sosyolojik ya da psikolojik hiçbir başarısı olmayan birilerinin, sadece otomobiline taktırdığı bir çakar ya da bir düdük sayesinde kendini diğerlerinden üstün hissettiği bir dönemdeyiz artık.
Eskiden vasıtaların üstünde ‘Resmi Hizmete Mahsustur‘ yazardı; bu araçlar siren takabilir ve kamu yararına herkesten yol isteyebilirdi.
Bizim için, bizim adımıza koşuşturuyor olurlardı. Bizler de bu araçlara yol vermekten imtina etmez, hatta özellikle hassas davranırdık bu gibi durumlara ve araçlara.
Bugün ise bu siren kullananların herhalde çok azıdır, “Ben kamu görevi yapıyorum, bana yol verir misiniz?” diyenler, diyebilenler.
Kendi keyfine yol yapıp bir de utanmadan müthiş bir kibirle hepimizin üzerine otomobil süren, gözümüze parmak sokanlarla dolu etrafımız; sopaları, bıçakları ve silahları da cabası.
Hız değil, kibir
Otoyolda önünde, arkasında, sağında ya da solunda kimse yokken bile o çakarı yakıyor ve kendi kendine yol veriyor aslan dostum; “BENim” diyor arkandaki ve “BEN geliyorum, sen küçük şey, çekil kenara” diyor, ışıklarını saça saça.
İstanbul’da Göktürk’te oturuyorum; orman yolunu kullanarak Maslak’taki işime gidiyorum her gün.
Orman yolunda işe giden ormancının kamyonetinin tepesinde öyle çakarlar dönüyor ki bilmeyen sanır yangın var; meğer sabah vardiyası hava atmaya çıkmış.
Göktürk’ümün halkı eksik kalır mı? Mahallenin ortasında çakarlı aracıyla markete giden hanımefendi de var bizim köyde, babasının çakarlı aracıyla arkadaşlarını gezdiren genç kardeşim de.
Dachshund model hormonlu karanlık otomobilleriyle yolu, sokağı, trafiği kapatan kibirli abi ve ablalarımız var, hem bizim köyde hem de civar köylerde.
Hepsi aynı ruhun farklı sûretleri: Sessiz utançtan, görüntülü ve gürültülü kibire geçişin simgeleri.
Resmi hizmete mahsus olarak toplum adına o ayrıcalığı ihtiyaç anında kullanmaktansa, kendi keyifleri için, toplumun önünde sahte bir güç gösterisine dönüştürüyorlar, gözümüze soka soka.
Bir zamanlar ‘sıraya girmek’ saygıydı; şimdi ‘önce geçmek’ meziyet. Korna, siren, far, çakar… Hepsi birer dil artık. Ne de olsa bir lisan, bir insan, değil mi?
O dillerin altında ise tek bir cümle yazıyor: “Ben senden üstünüm.”
Trafikte bekleyenler ya da birbirine asgari saygı göstererek sabırla ilerlemeye çalışanlar, sanırım birer aptal sürüsü gibi görünüyordur bu üstün arkadaşların gözlerinde.
Oysa o sabır, bizim toplumun neredeyse kalan son saygı refleksi.
Onun karşısında ise koyu camlı, koyu renkli, koyu niyetli, otomobillerin terbiyesiz gösterişi var.
Kendilerine ait olmayan bir ayrıcalığın yanılgısını yaşıyor hepsi. Gerçek gücü değil, taklit otoriteyi temsil ediyorlar. O tepelerindeki renkli ışıklar da utanmazlıklarını haber veriyor bağıra bağıra etrafa.
Yol kenarında duran, trafiğin gözü önünde kilitlendiği yerde inisiyatif alıp trafiği yönlendireceğine (ki bu zaten onun işi), telefonuyla oynayan polis memuru genç arkadaşımıza ne demeli?
Çünkü o da biliyor: Dokunsa yanabilir. Tanıdıklı bir abiye ya da tanıdıksız bir haramiye denk düşebilir.
Bir taraf “Ne olursa olsun ben haklıyım; haklı değilsem bile ışıklıyım” diyor; öteki “Ben ne yapayım?” diyor.
Ve tam o arada bir yerlerde utanma duygusu sessizce çekip gidiyor.
Bu ülkenin sokaktaki asıl problemi belki de artık hız değil, kibir.
Herkes aceleci
Kendini sürekli bir üstün görme ve kendini sürekli bir ispat etme mecburiyeti. Her kuralın istisnası olma arzusu da cabası.
Halbuki olgunluk dediğimiz şey bazen sıradanlığa razı olabilmektir, bazen sıradanlığı sevmektir ve bazen de o sıradanlığın keyfini sürebilmektir, değil mi?
Sıraya girmek ve beklemek de bir keyif değil mi ya?
Ama bizde herkes aceleci. Ve üstlerindeki bu acele ağrısı, içlerindeki üstünlük ağrısı ile birleşince de, hastalık iyice dayanılmaz bir hal alıyor, kişi hazretleri için.
İşte tam da o anda, o otomobilin üzerine ya da panjurunun içine taktığı çakar, o ağrının üzerini örtmek için yanıyor.
Yolun ortasında değil, vicdanın ortasında sıkışıyoruz artık.
Çünkü utanç yerini kibre bıraktığında toplumun düzeni de bozuluyor.
Kural, yasa, trafik levhası değil mesele; mesele utanmayı hatırlamak.
Utanç, insanı dizginleyen sessiz öğretmenlerden biri sanırım. O sustuğunda ise kalan tek ses siren oluyor.
Ama hâlâ umut var demek istiyorum içimden.
Çünkü hâlâ trafikte beklerken “Buyurun, siz geçin” diyenlere rastlıyorum.
Hâlâ sirensiz, çakarsız, sessizce yol alan insanlar var normal şeritlerinde; görüyorum. Bazıları, belki yapmak isteyip yapamıyor da olabilir; ama çoğu kişi gösterişin değil, vicdanın ışığını taşıyor; umuyorum.
Görgü meselesi
Resmî hizmete mahsus olmayan ya da o anda amacına uygun kullanılmayan bir araç tepesinden ışıklar saçarak dolaşıyorsa…
Ya da markete giden o özel kişi, o ayrıcalıklı arabasının o göz alıcı ışıklarını gözümüze sokarak yakıyorsa…
Bu kanun ve kural tanımayan, utanç ve ahlak yoksunu insanların önüne ancak yüksek caydırıcılıkta cezalarla, ya da bütünüyle bu olayı yasaklamakla geçilebilir belki.
Ama hepimiz biliyoruz ki bu tür düzenlemeler yalnızca yüzeyde işe yarar; çünkü mesele temelde bir ‘görgü’ meselesi.
Bu da tamamen toplumsal vatandaşlık bilinciyle, sosyal nezaketle ve ahlakla ilgili.
Ve yine biliyoruz ki: Bunlar önce ailede, sonra da okulda filizlenir.
MSA’nın mesleki eğitim çalışmaları için yaptırdığımız araştırmalardan birindeki gençlerin bir sözü hâlâ aklımda:
“Keşke ailemizden göremediğimiz görgüyü okulumuzdan alabilseydik.”
Bu, aslında bir toplumun bütün eğitim sistemine ayna tutan cümleydi.
Çünkü eğitim sadece bilgi ve beceri kazandırmaz, kazandırmamalı; aynı zamanda bir davranış biçimi, bir insanlık disiplini de öğretmeli bizce.
Biz MSA olarak da hep bunu anlatıyoruz:
Bir okul, yalnızca müfredatı aktaran yer değildir. Aynı zamanda birlikte yaşamayı, ekip çalışmasını, iletişimin önemini, temel yaşam kurallarını, ahlaki değerleri ve insana saygıyı öğreten yerdir; öyle olmalıdır.
Yani kısacası, utanmayı, görgüyü, vicdanı da anlatabilen ve öğretebilen bir yerdir okul.
Mesleki eğitim araştırmamızda bir başka başlık daha görmüştük ki işverenler mezunları yalnızca teknik bilgileriyle değil, aynı zamanda davranış olgunluğu ve iletişim becerisiyle de değerlendirmeye başlıyormuş artık günümüzde. Gençler de bunun farkına varmış olmalı ki söz konusu eksikliği giderecek eğitimler ve eğitim kurumları arıyormuş.
O yüzden ‘eğitim’ artık sadece iş öğretmek değil, birlikte yaşamanın, birlikte üretmenin terbiyesini de kazandırmak olmalı bence.
Umarım bir tedavi bulur bu ülke.
Çünkü insanımız utanmayı yeniden hatırladığında, çakarın da, kornanın da, sirenin de sesi kısılır.
Geriye sadece insan kalır.
Umarım.
Laf otomobilden açılmışken, otomobil camiasına çok uzak olmayan yazarın; ‘Allah size akıl fikir versin’ notu:
Son zamanlarda trafikte bir zeka örneği, tavan camını açıp çocuğunun yarısını oradan dışarı çıkaran sürücüler. Belki yavaş gidiyorsun, belki eğlendirdiğini sanıyorsun, ama olası bir mecburi fren anında ne olacağını hiç düşünmüyorsun. O bir oyun değil. O anında paramparça olacak bir surat ya da saniyesinde bitecek bir hayat.