Bütün mutsuz aileler
B

Göksun Yazıcı
Göksun Yazıcı
ODTÜ Ekonomi mezunu. Yüksek lisansını kültürel çalışmalar (Bilgi) ve antropolojide (Columbia) tamamladı. Antropoloji doktora öğrencisi (California, Davis).

Medyada yer alan politika ve ekonomi bölümlerinde kimsenin tam olarak ifade etmediği bir varsayım var. Anaakım bir politika ve ekonomi haberleri var, bir de eğer yayın kuruluşu duyarlıysa ayrı bir kulvarda ilerleyen feminist yazılar var. Yani ana bir gündem var, bir de kadınların, LGBTİ+ bireylerin durumu ve sorunları ele alınan ‘yan dal’ olarak feminist ve queer yazılar var. Oysa neoliberal politikaları toplumsal cinsiyet politikalarından ayrı düşünmek mümkün değil. Toplumsal cinsiyet sorunları ve erkek egemenliği neoliberal politika ve ekonomisine içkin.

Aylardır Diyanet’in kadınların kıyafetine dil uzatan ve miras hakkını hiçe sayan hutbelerinin konuşulduğu gündemde, “Diyanet ne yapmak istiyor?” sorusunun cevabı sadece Türkiye’nin özgün hallerinde değil, neoliberal ekonomiye içkin bazı politik hamlelerde gizli.

Diğer bir deyişle, toplumsal cinsiyet ve aile kurumu, siyasi aktörlerin hamlelerinin aşırı yorumlarından oluşan ‘ana gündem’in yan dalı değil, bizzat her siyasi hamleye içkin temel ana gündem. Aile kurumunun bir başka çeşit devlet aygıtı olarak biçimlenmesi hem her türlü neoliberal siyaseti hem ekonomik kararları etkiliyor. Yani aile hem bu politikaları etkiliyor hem de bu politikalarla biçimleniyor.

Neoliberal ailecilik

Neoliberal ailecilik üzerine yetkin bir feminist literatür mevcut. Özetleyecek olursak, sosyal devletin yıkımı anlamına gelen neoliberalizm verilen sosyal hizmetlerin de özelleştirilmesini gerektiriyor. Bu özelleştirme sadece hizmetlerin özel kurumlarca verilmesi değil, bizzat ailenin bu temel sosyal hizmetleri üstlenmesi demek.

Örneğin yaşlıların bakımının sosyal kurumlarca değil, aile içindeki kadının bakım emeğine el konularak yapılması. Neoliberal devlet bu bakım emeği için zaman zaman ek ödemeler de çıkarıyor ama burada kilit nokta, ailenin bir sosyal hizmet merkezi ve mümkün tek güvenlik ağı olarak yeniden örgütlenmesi. Bu ailenin sosyal devletin örgütlediği aileden farklı olacağı, farklı ilişkilenmelerle kurulmak istendiği açık.

Refah devletini yok eden neoliberal devlet, sosyal hizmetlerin hepsini aileye yükleyerek özelleştirdi. Aile hem yaşlı bakım merkezi, hem engelli destek ünitesi, hem sosyal güvenlik kurumu, hem emekli sandığı, hem ücretsiz bakım merkezi, hem aşevi, hem okul destek birimi… Yani tek başına. Başınızın çaresine bakın, sözünün yeni birimi neoliberal aile.

Üzerine bu kadar görev düşünce de bu ailenin daha baskıcı şekilde yönetilmesi gerekiyor, çünkü bu ‘çekirdek’ çözülürse tüm toplum patlayacak. Kadının baskı altına alınması, bakım emeğine zorla el konulması bu ‘çekirdeğin’ yaşaması için şart. Artan kadın cinayetleri ve kadına şiddet aslında mevcut toplum düzeninin yok olmamak için kadın üzerinde uyguladığı baskı.

Neoliberalizm aynı zamanda her türlü toplumsal örgütlenmeyi de (sendika, dernek vs.) yok ederek ilerlediği için aile tek örgütlenme biçimi olarak kalıyor. Thatcher’in ünlü “Toplum yoktur” sözü, “Sadece birey ve aileler vardır” diye devam eder. Bu söz, tekrarlanırken sözün aile kısmı uzun süre görmezden gelindi fakat burada kilit nokta aile. Neoliberal ailecilik toplumu çözüp aileden başka dayanak bırakmamayı hedefliyor. 

Mevcut ekonomik düzenin ve politik kararların hepsi böyle bir ailecilik üzerinde şekilleniyor. ‘Aile Yılı’nın ilanı sadece muhafazakarlık değil, sermayenin tüm örgütlerini yok ettiği bir toplumun elinde bırakılan tek ‘tutkal’a sarılması, yani derin bir toplumsal krizin göstergesi.

Uzun zamandır anaakım sosyal bilimlerin kullandığı “Aile toplumun çekirdeğidir” tanımı artık yeni anlamını kazanmış durumda. Aile, yan yana gelerek toplumu oluşturan çekirdek değil; asla çıkamadığınız, neoliberal toplum olarak tanımlanacak şeyin başı ve sonu.

Devletin ideolojik aygıtları

Eski sosyolojik bilgilerimiz neoliberal aileyi tanımlamaya yetmiyor. Neoliberal ailenin kavramsal olarak yeniden formüle edilmesi gerekiyor.

Fransız filozof Louis Althusser, 1970’te yayınladığı, Fransız refah devletini temel alarak yaptığı çözümlemede, devlet mekanizmasının iki çeşit aygıtla çalıştığını tespit eder. Bir yandan devletin zor aygıtları vardır, bunlar şiddet tehdidinin açık olduğu ordu, polis gibi aygıtlardır. Diğer yandan ise ideolojik aygıtlar vardır, bunlar da aile, okul, kilise gibi ‘yumuşak güç’ diyebileceğimiz aygıtlardır.

Yumuşak aygıtlar özneyi biçimler, rıza üretir, ‘vatandaş’ haline getirir. Althusser, ideolojik aygıtların da şiddet içerdiğini inkar etmez. Devletin kişiyi ‘özne/teba’ haline getirdiği an, polisin sokakta bir bireyi celp etmesiyle başlar. Yani devlet aslında polisle, zor aygıtıyla özneleştirir/tebalaştırır, ama ideolojik aygıtlarla biçimler.

İdeolojik aygıtlar da zor aygıtlarına dayandığı için şiddet içerir. Althusser, refah devletinin biçimlediği huzurlu burjuva toplumunun altında derin bir şiddetin yattığını söyler fakat yine de ideolojik aygıtların yönteminin direkt olarak uygulanmayan şiddet olduğunun altını çizer.

Sosyal refah devletini yıkarak biçimlenen neoliberal devletin aygıtları da farklı biçimde tanımlanıyor. Özneleştirmenin/tebalaştırmanın beşiği aile devletin kamusal alanına ‘vatandaş’ üreten bir birim değil artık. Bizzat devletin zor aygıtına dönüşüp polis ve baskı mekanizması haline geliyor. Önlenmek istenmeyen yoksulluğa karşı ‘ailenin reisi’ne ekonomik bir çıkış da vaat edilemiyor. Elde kalan tek şey, erkeklerin, ailelerin başına bir devlet görevlisi, bir polis olarak atanması. Yoksul erkekler, ailelerine şiddet uygulama icazetini alarak rahatlatılıyor.

Sınıf mı, kimlik mi?

Ailenin devletin zor aygıtı haline geldiği neoliberal toplumda, feminist mücadeleye sorulan “Sınıf mücadelesi mi, kimlik mücadelesi mi? Seçin birini” minvalindeki sorunun da bir hükmü kalmadı. Bu iki mücadele birbirine içkin hale geldi. Neoliberal rejimin yoksullukla terbiye ettiğini biliyoruz. ‘Aile reisleri’nin yaşadığı yoksulluğun hıncı ise ailenin zayıf bireylerine, yani kadına ve çocuğa yöneliyor. Ailenin zayıf bireylerinin konumları hem ekonomik hem de doğuştan gelen kimlikleriyle belirleniyor.

Neoliberal sistemin geldiği son aşama olarak görülen ‘geç faşizm’de, ideolojik aygıtlar zor ve baskı aygıtları haline geldi. Aileyle başlayıp ailede biten bu toplumda yoksulluk hem bir baskı biçimi hem de mevcut baskının kimlere yöneleceğini gösteriyor. ‘Geç faşizm’de sokaklara dökülen faşist yağmacı kitleler görmememiz bir yeniliğe işaret ediyor. Bu kitleler eski faşizmde belli grupları insanlık dışına çıkararak aynı zamanda bir servet transferi de sağlardı.

Bu yeni dönemde ise artık servet ‘doğru’ kişilerin elinde, yani egemenlerde; servet transferi arzu edilmiyor. ‘Geç faşizm’de geriye kalan ise sadece kaynaklardan dışlanmış kalabalıkların yönetimi. Bu kalabalıkların faşizmi akıtacağı, zayıfı ezeceği yer aile. Emek yağması, kadın ve LGBTİ’nin insanlık dışına çıkarılması, şiddetle tabi kılmak… Hepsi ailenin içinde oluyor. Ailenin ‘reis’i herkesin sahibi. Feminist özgürlük mücadelesi artık kimlik ve sınıf mücadelesi olmanın da ötesinde anti-faşist bir mücadele haline geliyor.

‘Geç faşizm’in ailesinde tabi sayılan bireyler üzerinde şiddet, emek sömürüsü ve aşağılama kol geziyor. Rus yazar Lev Tolstoy’un yazdığının* aksine, şiddet dolu bütün mutsuz aileler birbirine benziyor.

*’Anna Karenina’ romanının ilk cümlesi: “Tüm mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine özgüdür.”