BERXWEDAN YARUK *
Herkesin eli yüreğinde. Ama gerçekten herkesin. Ve bu sefer muktedirin de. Cumhurbaşkanı dahil. Malum deyimi ‘gidiş-kalış meselesi’ şeklinde çevirsek abes kaçmaz şu sıralar. Evde, işte, kahvede, aileler, arkadaş grupları ve sevgililer hepimizin gündeminde; “8 Haziran sabahı ebedi bir pazartesi sendromuna mı uyanacağız yoksa nefes mi alacağız?”
Sonda söyleyeceğimi başta belirteyim. Hiç evelemeden gevelemeden hem de. Bu bir imdat çağrısıdır. Bu tehdit altında oluşun tezahürüdür. Kişiye, belli bir gruba ya da tek bir halka dönük de değil bu sefer. AKP’li olmayan her kesimde bu panik var. Hatta şu son aylarda AKP’lilerde dahi vuku buldu bu his.
Konuşmasının ertesinde bombalar patlıyor
Cumhurbaşkanı’nın hedef gösterdiği eşcinsel adayın seçim bürosu ertesi gün kurşunlanıyor, “Biz iktidardan gidersek herkes her şeyini kaybeder” denmesinden bir gün sonra miting alanında bombalar patlıyor, belge yayımlayan gazeteci canlı yayından bizzat bedel ödetmekle tehdit ediliyor, kendisini protesto eden kadınlara seksist imalarla hakaret edilip olası yeni operasyonlar için gözaltı listeleri sızdırılarak baskı havası oluşturuluyor.
Şırnak’taki Kürtler, aylardır dağlarına konuşlanan askeri hazırlıkları izlerken IŞİD’den kaçıp gelen Ezidiler sığındığı ülkenin lideri tarafından her gün lanetleniyor. Muhalif olan sağcı ve solcu gazeteciler-gazeteler iş bitimi soluğu terörle mücadelede alırken, her kesimden sanatçılar en ufak bir itirazlarında işlerinden edilip, para cezasına çarptırılıyorlar.
Başka partiden aday olan din adamları ve kadınlar, inançsız münafık ilan edilirken iktidara tavır almış cemaat ve toplulukların her türlü kurumu kapatılıyor. Çocuklara her alanda harem selamlık dayatılırken kadınlara ise tümden bir savaş açılmış durumunda.
Bedel ödeyeceksiniz tehditleri
Hal böyleyken bugüne değin beraber hiç yürümemiş hatta her daim birbirine muhalefet etmiş tüm kesimler birbirine yaklaştı. Çünkü bu üç beş vekil ya da belediye alma meselesi değil artık. Demokratik bir seçimle güç elde etme hali hiç değil. “Göreceksiniz, bedel ödeyeceksiniz, böyle kurtulamazsınız” diyerek herkese yöneltilmiş bir tehditin yanı sıra belli bir zümreyi göstere göstere zenginleştirip toplumun geri kalanına kemer sıkma politikası güdülüyor.
Bunlara razı mısınız?
Peki bunun böyle devam etmesine razı mısınız?
8 Haziran sabahına askeri operasyonlarla gözaltı furyasıyla mı uyanacağız?
Kursağımızdan çalınarak sağa sola inşa edilmiş sarayları mı göreceğiz?
Dillerin, inançların, yönelimlerin, bilimin, kadının yaşam alanı bulmaya devam edemediği bir ülkeye mi gözümüzü açacağız yeniden?
Gerçekten bu tarihi imkanı heba edip çocukları onlarca sene kurtulamayacakları garip eğitim sistemine ve güvensiz sokaklara mahkum mu edeceğiz?
Kontrol edilmekten, 24 saat izlenmekten ve dinlenmekten paranoyak hale gelmiş, her an ülkeden kaçmak zorunda kalan gençlere yaşam alanı sunamayacak mıyız?
Hep 19 yaşında hep 12 yaşında kalacak olan yeni isimlerin müsebbibi mi olacağız?
Mesajlaşırken okunuyordur diye elli kere düşünen, eve arkadaşını çağırdıktan bir saat sonra komşusu tarafından polise ihbar edilen, ömrünü eğitime adayan ama ankarada kirvesi olmadığı için akademik üretime alınmayan hatta yerine konuyla ilgisiz bir adamın getirilişini izleyen halde mi yaşayacağız?
Sosyal medyada neşeli bir şey paylaşmadan evvel acaba bugün bir madende yüzlerce kişi öldü mü, uçaklar köylüleri vurdu mu, bir arkadaşım tutuklanmış mı diye yazılan çizilenlere bakma rutinimiz devam mı edecek?
Her an komşu ülkelerden birinin iç işlerine müdahale ederek, savaşa girmeye ramak kalmış halde ve çeteler ile dip dibe mi kalacağız?
Sevdiklerimizi “Kalabalık yerlerden uzak dur” diye uyararak daimi halde diken üstünde yaşayıp, hiçbir ölüme, katliama, korkunç yargı kararlarına şaşırmamaya devam mı edeceğiz?
“Bizim çocuğa pankart tuttu diye 12 sene vermişler” cümlesine şok olmak gerekirken “O yine iyi, komşunun küçük oğlunu eylemden geçerken polisler öldürmüş” hikayesi mi yanıtlayacak?
Korkunç hatıralar ülkesi mi olacağız yani yeniden?
Bu eşikte, bu büyük fırsat elimizde iken iktidar triplerine girip birkaç vekilin peşine mi düşeceğiz yoksa birlikte hareket edip demokratik bir ortamı yarattıktan sonra mı birbirimize muhalefet ederek siyaset yapacağız? Bu bizim elimizde artık.
HDP’nin emanet oyları: Biz kavgamızı kendi aramızda halleder
Meselenin matematiği yazıldı çizildi. HDP’nin barajı geçmesiyle AKP’nin tek başına iktidar olamayışı, başkanlık hayaline elveda deyişi ortada. HDP barajı geçtiğinde Kılıçdaroğlu CHP’sinin de AKP karşısında daha kuvvetli hale gelip farklı koalisyon ihtimalleri ile seküler-demokratik ülke çalışmasına girilebilirliği tartışılıyor.
CHP’nin hiç vekil alamadığı 18 kentteki 450 bin küsür oyunun emanet halde HDP’ye verilmesine dönük çağrılar yapılıyor ki bu yüzde 1’e tekamül eden bir etkiye sahip. Öte yandan HDP’nin geldiği geleneğe değil oy vermek, mecliste bulunuşlarına dahi tahammül edemeyen ulusalcı kesimde de stratejik oy verme girişimleri görülüyor. “Biz kavgamızı kendi aramızda halleder, ortak noktada buluşuruz bir şekilde” cümlesini çok duyuyoruz. Sanatçılar, aydınlar kaygılı.
“HDP zaten barajı geçti” algısıyla rehavete düşülmesinden korkuluyor. Karanlık zamanlardan, baskı rejimiyle her türlü haksızlık günlerinden geçen tek biz değiliz elbet. Ve eğer başarırsak, yine rejimlere karşı ortak mücadele ağı örerek kazanan da ilk biz olmayacağız. Rengi, biçimi ve yöntemi farklı olsa da yakın tarihte bunun örnekleri var.
ANC, SINNFEIN, SYRIZA, PODEMOS, HDP
Güney Afrika’da muhalif tüm siyasal hareketler Apartheid baskı rejimine karşı bir araya gelmişti. Sene 1961 idi ve komünistler, liberaller, sosyal demokratlar, milliyetçiler bir araya gelerek rejime karşı kongre kurdular. Irkçılığın ve anti demokratik tutumun yanı sıra ekonomi korkunç haldeydi ve dünyada sol rüzgarı esiyordu. Baskı rejimini seçimde birlikte hareket ederek devirdi Güney Afrikalılar.
Kuzey İrlanda da farklı değildi. Muhafazakar partinin iktidarda olduğu, kimliklerin reddedildiği ve sokakların durulmadığı baskı süreci SinnFein’le bir araya gelinerek aşıldı. 97’de sadece iki sandalye kazanılarak çark değişmeye zorlandı.
Ve komşumuz Yunanistan. 2004 yılında kurulan partinin kökleri 2001’de bazı sol gruplar arasında oluşturulan Solun Birliği ve Ortak Eylemi için Alan adlı koalisyona dayanıyor. Polis rejimini kabul etmeyen, ekonomik krizin faturasının yeniden halka kesilmesine itiraz eden birçok sol parti ve grup bir araya gelmişti. Sol bir ittifak kuran yunanistan halkı kendine Syriza diyerek seçimlere girdi ve yüzde 35 oy alarak hükümeti yeniden kurmaya başladı.
İspanya’da 2011-2012 yılları arasında halk sokağa indi. Kendilerine Indignados (öfkeliler) ismini veren sokak hareketi kısa sürede milyonları buldu. İktidarın hırsızlıkları ve yolsuzluklarına isyan etmişlerdi. Herhangi bir parti öncülüğü yoktu. Syriza’nın sokak direnişleri gibi ‘öfkeliler’ de Gezi’yi anımsatıyor değil mi?
Öyleydi de ve başardılar. Podemos (Yapabiliriz) isimli bir partiye dönüşerek sosyal adalet, eşitlik, şeffaf siyaset ve dayanışma vurgusu yaptılar. Kurulalı bir yıl olmuştu ama seçimlerde yüzde 25 aldılar. Syriza’yla ilişkilerini sıcak tutarak SinnFein’le de teması ihmal etmediler.
Başarabiliriz…
Avrupa’da sol rüzgarı bu biçimde güçlü esiyor lakin tümünde de farklı birçok kesimin ortak ilkelerde bir araya gelip, iktidara karşı yek konumda mücadele ederek kazanabildiği ortada.
Birkaç gün sonra seçime gireceğiz. Ortadoğu’da IŞİD vahşeti aşikar. Türkiye’nin durumu da yukarıda özetli. Solun rüzgarını alarak değişime, dönüşüme eklemlenerek demokrasiyi birlikte mi inşaa edeceğiz yoksa teklik üstüne kurulu yeni bir baskı karanlığına mı sürükleneceğiz?
Tevekkülden evvel tedbirin elzem olduğuna kaniyiz artık. Bunu nasıl başaracağımızı da biliyoruz bu sefer. Biliyoruz ama yine söyleyelim. Tekrar söyleyelim. Söz uçar yazı kalır çünkü. Nesne değil özne, edilgen değil etkeniz nihayet. Darbe mirası barajdan kurtulup, istemediğimiz bir rejime ve yaşama dur diyebiliriz. Sonra değil şimdi ve sadece birlikte başarabiliriz: Sonunda elbet barış kazanacak.
* Gazeteci