'Brutalist' üzerine: Sizden neyi çaldı hayat?

H. AYHAN TİNİN

Sanat da var / Sinema

insanatinart@gmail.com

Kendini yok eden, tutkularının koyu karanlığında savrulan insanı bağışlamıyor kader…

Brutalist’ filminden bahsediyoruz.

Yönetmen Brady Corbet üzerine uzun yıllar konuşulup kült olacak bir filme imza atmış.

Oscar töreninde aldığı ödüllerle de ‘Brutalist’in geleceği perçinlendi.

Yalnız Oscar değil tabii, katıldığı her festivalden ödülleri var.

Ya hiç ödül almasaydı? Ne fark ederdi?

Tabii ki hiçbir şey! Has sanat eserleri, her zaman seyircisinin aklında ve gönlünde yerini bulur; bu hiçbir jürinin ya da heykelciğin veremeyeceği bir karardır.

Gelelim filmin öyküsüne, “İkinci Dünya Savaşı sırasında…” diye başlarsam, “Yine mi” diyeceksiniz! Yine…

İnsanlık durmadan tekrar ettiği en utanç verici davranışı savaştan asla vazgeçmediğine, savaşın karar vericileri ihtiraslarından ayrılamadığına göre…

Gelelim filmin öyküsüne. İkinci Dünya Savaşı günleridir. Kıta Avrupasının insanları bir yolunu bulup savaşın epey uzağında diye güvenli ülke sanıp Yeni Dünya’ya ulaşmaya çalışmaktadır. Kahramanımız Macar mimar László Tóth da kaybolmuş ailesinden umudu kesmiş bir şekilde, bu göç yolculuğuna çıkar.

László Tóth ambarında yolculuk ettiği gemi Amerika kıyılarına yaklaşırken dışarı çıkıp gökyüzüne bakmak istediğinde bulunduğu yerin görüş açısından, gökyüzünün altında ters dönmüş gibi duran Hürriyet Heykeli’yle karşılaşır.

Filmin daha ilk sahnesinde Tóth’un hayal ettiği özgürlükle, içine düşeceği gerçeklik arasındaki farkı, yönetmen altını çizerek bize gösterir.

Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.” – Goethe.

Filmin ekonomik ancak derin diyalogları, görüntü yönetmeninin olağanüstü kadrajlarıyla birleştiğinde, seyirci için bir sinema şöleni başlıyor.

Bu arada unutmadan mimar kahramanımız, ünlü Bauhaus ekolünden mezundur. Sade, minimalist ve işlevsel yaklaşımın temsilcisi sayılan, özellikle savaş sonrası mimarisinde varlığını daha çok hissettiren bu ekolün en önemli özelliği, öğrencilerini hem sanat hem de teknik işleme üzerine eğiterek ikisi arasındaki farkı ortadan kaldıran bir eğitim vermesidir.

Afiş tasarımından jenerik tasarımına, filmde Bauhaus okulunun brütalist çizgilerini izliyoruz.

Film 1947’den başlayıp 80’lere kadar uzanan üç perdeli öyküsünde Amerikan WASP (White, Anglo-Saxon, Protestan) kültürüyle fırsatlar dünyası Amerika’nın sanayileşme sürecindeki görgüsüz, yeni zengin kültürünü çatışma alanı olarak seçiyor.

Sanayileşmenin toprak işçilerini vurduğu ve herkesin akın akın kuzeye, endüstriyel şehirlere gittiği, gelir adaletsizliğinin, fırsatlarla birlikte sefaletin de büyüdüğü bir değişimin yaşandığı Amerika’da László Tóth’un payına açlık ve fakirlere dağıtılan yemek kuyrukları ve işçi odaları düşer… Ağrılarını geçirmek için kullandığı morfin, ilk kez bu ortamda hayat arkadaşı olur.

Peki ya bu ortamda, Amerika’nın fırsatçı, cahil zenginini simgeleyen Harrison Lee Van Buren ile tanışması László Tóth için talih mi olacaktır mutsuzluk mu?

Merak etmeyin spoiler vermiyorum. Film daha yeni başladı!

Önünüzde sizi bekleyen üç saat yirmi dakikalık bir izlence var. Ancak zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile…

Mesleğine ve sanatına tutkulu olduğu kadar, ucuz cinsel ihtiraslarına da aynı tutkuyla yaklaşan, bu kontrolsüz tutkularının açtığı duygusal yaraları, morfinle sağaltmaya çalışan mimar karakterimiz bir sahnede, “Ben de hiç beklediğim gibi değilim” derken; film boyunca hiçbir şey de seyircinin beklediği gibi olmuyor.

Brutalist’ teknik olarak da son derece ilginç.

1950’lerin Vista Vision Paramount tekniğiyle 1970’lerin 70 mm tekniği birleşince ortaya yüksek çözünürlüklü ve seyir keyfini yukarı çeken görüntüler çıkmış.

Ayrıca David Jancso’nun Oscar’lı kurgusu ve Daniel Blumbery’nin müzikleri, Adrian Brody, Felicity Jones ve Guy Pearce’ın oyunlarını köpürterek izleyiciye ulaştırıyor.

Peki ya o final yakışıyor mu filme?

Yine de finale gelene kadar yoksulluk ve dev sanayii yatırımlarının aynı toplumsal kadraja girdiği, beyaz protestanların antiseminist yaklaşımlarının giderek arttığı günler, iki gözü farklı renk Amerikan kültürünü anlatırken seyirciye göçmenlik, sanat, sermaye ve değerler arasındaki ilişkiler üzerine düşünmek için büyük alanlar açıyor.

Savaş dönemi iki kıtayı anlatan has edebiyat yapıtlarını da biliyorsanız eğer, filmden aldığınız lezzet katlanarak artacaktır. ‘Karanlıktan Önceki Yaz‘ Volker Weidermann’ın, ‘Boyalı Kuş‘ Jerzy Kosinski’nin, ‘Sert Erkekler Dans Etmez‘ Norman Mailer’ın… Fırsatınız varsa, okuyun bu mevsim…

Her savaş, her insandan bir şeyi çalar ve insanlıktan bir şey çalanlar hep savaş ister!

Ortalığı saran niteliksiz yapımlardan sıkıldıysanız, film gibi film izlemek istiyorsanız buyurun ‘Brutalist’e…