Brezilya'nın Oscar'ı kazanan darbe filmi ve yüzleşmediğimiz 12 Eylül
B

1970’lerin Brezilya’sı, cunta dönemi, herkesin terörist denilerek yaftalandığı, gözaltına alınanlardan haber alınamadığı günlerin hikâyesi… Brezilya’ya ilk Oscar ödülünü kazandıran Walter Salles’in yönettiği ‘I’m still here’ işte bu öyküyü anlatıyor. İzlerken her şeyin bu kadar tanıdık ve çarpıcı olması bir Türkiyeli için rastlantı değil elbette. Asıl sormamız gereken biz ne zaman toplumsal travmalarımızla bu kadar sahici bir şekilde yüzleşeceğiz?

Üniversitede bir hocam “Çocuklar biliyorsunuz edebiyatımızda 12 Mart edebiyatı denilecek bir akım ya da bu konu etrafında eserler üretildi ama ne yazık ki 12 Eylül’le bu kadar yüzleşemedik” demişti.

Yine bir arkadaş ortamında yazarların aidiyet ve kimlik bunalımlarını ideolojik bir zemine oturtamadığından veyahut 12 Eylül gibi bir ana çatı altına toplayamadığını konuşmuştuk.

12 Eylül veya darbe teması sanatçılarımızda hep kopuk kopuk ara ara ortaya çıkan bir hayalet gibi.

Semptomlar tedavi edilemediği için tam anlamıyla hayatımızdan çıkamıyor. Köklü ve toplu bir yüzleşme için bir araya gelemediğimizden rafa da kaldıramıyoruz. Sivil toplumun bile yüzleşme konusunda sanattan daha gayretli olduğu söylenebilir. En azından işkence görenler, yakınlarını kaybedenlerin anıları bir şekilde sözlü tarih kapsamında kayda alınabildi.

Ama bu yazının konusu tabii ki Türkiye’de olanlara şaşırtıcı derecede benzer bir hikâye anlatan ‘I’m still here’.

Filmden bir sahne, Eunice ve çocukları.

Çok uzak, fazla tanıdık

Brezilya’da 1964’te başlayan askeri dikta rejimi (cunta) 1985’e kadar sürdü. 1971’de eski işçi partili vekil Rubens Paiva bir gün evinde ordu mensuplarınca gözaltına alındı. Ailesi Rubens’ten bir daha hiç haber alamadı. Öldüğüne emindiler ama bunu ispatlayamadılar.

Film gözaltı kısmına kadar aslında Rubens ile eşi Eunice’in ne kadar mutlu ve güzel bir aileye sahip olduğunu gösteriyor. Büyük kızları Vera’yı ülkedeki politik ortamdan korumak için Londra’ya gönderen ikilinin hayatıysa bu gidişten sonra değişiyor.

Kocası Rubens’ten sonra kızı Eliana’yla gözaltına alınan Eunice, hiç bilmediği karanlık bir dünyayla tanışıyor.

Sorgu sahnelerinde Eunice’in önüne içinde birtakım kişilerin fotoğrafları olan bir defter konur. Ve terörist olduğu iddia edilen bu kişileri tanıyıp tanımadığı sorulur.

İlk sorgu sonrası o deftere eşinin resmi, kendisinin ve kızının resmi de dahil olur. Tüm ailesi devletin gözünde tehlikelidir. Biten sorgular sonrası evine dönen Eunice’in yaşadığı her şey o kadar tanıdıktır ki.

Fernanda Torres’in canlandırdığı Eunice karakteri.

Kendisinden haber alamadığı eşinin arabasını sorgulandığı binanın otoparkında görmesi, evinin önünde bekleyen sivil araç, hiçbir bilgi vermeyen devlet görevlileri…

Beş çocuğuyla hayata tutunmaya çalışan bu kadın, daha sonra hukuk bitirerek bir insan hakları aktivisti olur. Ama eşinin ölüm belgesini alabilmesi 25 yılını alır.

Denge, anlatı ve mesafe

Filme dair dikkatimi çeken en önemli şey; karakterlere olan mesafe. Uzaklık, politik bir hikaye anlattığınızda oldukça mühim bir detaydır. (Slogan atan bir film yapmak istemiyorsanız hele.) Her şeyin gerçekçi olması ve sadece hikayeyi aktarma çabasını takdir ediyorum. Fakat yaklaşmak, zaten acı olan bir gerçeğin dehlizlerinde gezmek bu tip hikayelerde o kadar da sorun olmaz, olmamalı.

Seyirciyle belki de karakterler arasında bir el uzatsan tutacakmışsın hissi yaratmak anlatıda denge bozmaz. Aksine, yıllara yayılan ve karakterlerin iç dünyalarına girmek için bu kadar az fırsatın olduğu öyküde yaklaşmak, hikayenin vurucu noktalarını çoğaltacak bir alan da olabilir.

Yönetmen ile senaristin denge ve mesafe konusundaki ısrarını görmekle birlikte sadece biraz daha iç dünyalara bakabilmelerini dilerdim.

Ayrıca filmin bir otobiyografik anlatıdan, Rubens Paiva’nın oğlunun ‘Ainda Estou Aqui’ adlı kitabından uyarlandığını da unutmamak gerek.

Yaranın derinliği ve babayı gömmek

Filmde karakterlerin kendini açtığı ve onlara yaklaşabildiğimi hissettiğim tek sahne evin küçük çocukları Marcello (filmin uyarlandığı kitabın yazarı) ile Maria’nın babaları hakkındaki konuşması.

Maria abisine “Onu (babası Rubens’i kast eder) ne zaman gömdün” diye sorar?

Marcello, “Annem eşyalarını başkalarına verdiğinde” der.

Maria ağlayarak Rio de Jenario’daki evlerinden São Paulo’ya taşındıklarında babasının öldüğünü kabullendiğini söyler. Abisiyse “Bu kadar erken mi” diyerek şaşırır.

Belki de bu, gözaltına alınan babanın döndüğünde çocuklarını ve eşini aynı evde bulamayacağının verdiği kaygıdır.

Sahi düşündünüz mü hiç, yıllarca kayıplarını, kaybedilenleri bekleyenler belki de taşınmaktan bile korkuyorlardır: “Ya o dönerse ve bulamazsa bizi?”

O yüzden filmde Maria artık dönecek bir babası olmadığını taşındıklarında daha çocukken kabullenmiştir.

Filmde takıldığım ve karakterlere daha da yaklaşmak istediğim sahneler bunlardı. Keşke daha çok olsaydı.

Son olarak bir gelecek temennisi: Biz de bu kadar özenilmiş ve ödüllere layık görülen uluslararası kamuoyuna yaşadıklarımızı anlatabilen bir darbe filmi yapabilecek miyiz? Yoksa taşradan kente gitmek isteyen apolitik zihinli karakterle devam mı diyeceğiz?

Kişisel olan politikse politik olan da elbette ki kişisel ve derindir.

Acının ağırlığı bizi bir denizde batırmadan önce anlatmak ve yeniden anlatmak özgürleştirecek bizi.