Boş koltuk, susturulamayan ses
B

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Kahve yine aynı bardağa konur. Ayakkabılar her zamanki yere bırakılmıştır. Gün, sanki dünün devamı gibidir. Ama bir şey eksiktir: bir ses, bir yorum, bir bakış.

Bu eksiklik sadece bir alışkanlığın kaybı değil, insanın dünyayı anlama biçiminin çatlamasıdır. Sessizlik bazen kulakları sağır eden bir çığlığa dönüşür. Çünkü susturulan yalnızca bir kişi değildir; onunla birlikte milyonlarca yürek, milyonlarca cümle, milyonlarca gerçeklik de susar. Bir ses eksildiğinde toplumun duygusal dengesi bozulur. Neşe kaybolur, cesaret silinir. Mutluluk bile çekilir bir kenara.

Bir toplumun sesini kısarsanız yalnızca sözünü değil, ruhunu da çalarsınız. Bu kişisel değil, sistematik, politik ve psikolojik bir susturma biçimidir. Susturulan bir ses yalnızca bir fikre değil, o fikrin taşıdığı hakikate yapılan bir saldırıdır. Bazı sözler yalnızca anlam taşımaz; varlıklarıyla hakikatin iskeletidir.

Tarih bu kırılmalarla doludur. Sovyetler’de gulag’a gönderilen yazarlar, yazdıkları için değil, yazabilecekleri için cezalandırıldılar. Soljenitsin sürgün edildi; ancak ‘Gulag Takımadaları’, bastırılmış bir hafızanın, bir halk adına yeniden dile gelişiydi.

Susan Sontag’ın dediği gibi; “Gerçeğin düşmanı yalan değil, sessizliktir.” Susturulan bir birey, susturulan bir gelecek demektir.

Carl Jung’un ‘gölge’ kavramı burada devreye girer. Toplumlar, bilinçdışında bastırdıkları korkuları dile getirenleri ‘rahatsız edici’ bulur. Bu insanlar yalnızca kendilerini değil, toplumun görmek istemediği karanlıkları da ifşa eder. Aynadırlar. Ve aynasız kalan toplum, yüzünü kaybeder.

İşte bu nedenle, sessizliğin kendisi bile bir travmanın habercisidir.

Sessizliğin yarattığı travma

Gerçeği taşıyan aynalar kırıldığında yansıma değil, ruh çatlar. Çünkü bazı sesler yalnızca bilgi değil; bağ, güven ve aidiyet taşır. Psikanalist Donald Winnicott’un ‘tutarlı nesne‘ kavramı bu bağı açıklar: Toplumun düzenli gördüğü, duyduğu, güvendiği figürler bireyin iç dengesidir. Onlar yoksa boşluk değil, çöküş olur. Travma sessizlikle başlar.

Pinochet rejiminde kaybolan gazeteciler yalnızca haber taşımazdı; halkın gerçekle kurduğu köprüyü temsil ederdi. Her kayıp, kolektif bir çöküştü. Otoriter rejimler sadece bilgiyi değil, duyguyu da denetler. Bir gazeteci kaybolduğunda yalnızca ekran değil, toplumun ruh hali de kararır.

Bu tür kayıplar zamanla bireysel acılardan çıkıp, kolektif öfkeye ya da yönsüz tepkilere dönüşebilir.

Linç kültürü ve günah keçisi

Kriz anlarında toplumlar bir günah keçisine ihtiyaç duyar. Bu, bilinçdışı bir arınma ritüelidir. Bir kurban gerekir; herkesin üstüne taş atacağı biri. Ekonomik krizlerde insanlar yönetenlere değil, ‘sistemi bozanlar‘a yönlendirilir. Siyasi krizlerde iktidar, meşruiyetini korumak için sembolik düşmanlar yaratır. Toplumsal krizlerde ise düzen, bir kişiye suç yüklenerek sağlanır. Bu kişi ‘günah keçisi’ yapılır. Bugün bu taşlar tweet’lerle atılır.

René Girard’ın dediği gibi; “Krizde toplumlar bir günah keçisi yaratır. Bu figür, kolektif korkuların taşıyıcısı olur.” Dijital çağda linç ekranlardan yürür.

Amerika’da McCarthy döneminde de aynıydı: Komünist olmakla suçlanan sanatçılar ve düşünürler hedefe kondu. Charlie Chaplin ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Bu bir susturma değil; düşünceye ve hayal kurma hakkına saldırıydı. Bu bir kontrol stratejisi.

Ama asıl soru, bu stratejinin neden hep en etkili sesleri hedef aldığıdır.

Konuşanlardan korkulmasının psikolojisi

Peki neden? Neden özellikle en çok dinlenen, en çok güvenilen sesler hedef alınır? Çünkü açıkça konuşan biri yalnızca fikir üretmez; alternatif bir gerçeklik yaratır. Toplumun gündemine egemen olan tek sesi kırar. Bu, otoriter yapılar için varoluşsal bir tehdittir.

Siyaset bilimci John Keane’in tanımıyla, otoriter rejimler ‘kamusal alanı tekelleştirmek‘ ister. Bu tekeli bozan her ses, sistemin istikrarı için tehlikedir. Konuşan biri insanlara yalnızca bilgi değil, seçenek sunar. Seçenek, sorgulamayı; sorgulama ise direnme ihtimalini doğurur.

Sosyal psikolog Albert Bandura’ya göre insanlar, model aldıkları figürlerle toplumsal davranışlarını şekillendirir. Eğer bu figür geniş kesimlere hitap ediyor ve cesurca konuşuyorsa, bu durum kitlesel cesareti tetikler. Bu yüzden popüler olan susturulmak istenir. Çünkü cesaret bulaşıcıdır.

Ayrıca popüler figürler, yönetilenlerle yönetenler arasındaki ‘duygusal mesafe’yi kapatır. Bu kişiler halkın içindedir, halkın dilindedir. Bu da otorite ile toplum arasında duvar örmek isteyenler için kabul edilemez bir kırılmadır.

Otoriter liderlik kuramları (örneğin Erich Fromm ve Karen Stenner) gösterir ki, güçlü lider figürleri ancak tek sesli bir ortamda uzun süre var olabilir. Eleştiri çoğaldıkça, liderin ‘mutlaklık‘ inancı çatlamaya başlar. Bu yüzden eleştirel, etkili ve çok sesli figürler sistematik biçimde itibarsızlaştırılır. Susturulmak istenen aslında fikir değil, etkidir. Konuşandan değil, konuşanın yankısından korkulur.

Çünkü yalnızca davranışlar değil, duygular da artık politik malzeme hâline gelmiştir.

Duyguların denetimi

Susturulan unutulur sanılır. Ama unutulmaz. Çünkü mesele bir kişi değil, sistemin mutluluğa bile tahammülsüzlüğüdür. Modern siyaset artık sadece davranışı değil, duyguyu da yönetmek ister. Umut, öfke, korku, sevinç, hepsi politik malzemedir.

Hannah Arendt uyarır: “Totaliter sistemler yalnızca davranışları değil, düşünme biçimlerini de şekillendirmek ister.”

Çavuşesku Romanya’sında neşeli müzikler yasaktı. Ama umut susturulamaz. Mutlu birey düşünen bireydir. Düşünen birey direnebilir. Bu yüzden mutluluğumuz çalınıyor. Ama unuttukları bir şey var: Umut çalınamaz.

Ancak düşünce bastırıldığında, sadece birey değil, tüm sistem zarar görür.

Uçuruma sürüklenen sistem

Bu sistem yalnızca bireyi değil, toplumun bağışıklığını da yok eder. Gerçekle bağ kopar. Eleştiri ‘ihanet’ ilan edilir. Sonuç? Korkudan susan insanlar. Yabancılaşma. İçine kapanan bir ülke. Gerçekler susar, sadakat konuşur.

Deprem olur; enkaz altında yalnızca insanlar değil, yıllarca bastırılmış uyarılar kalır. Salgın çıkar; tedbir değil propaganda yayılır. Çünkü düşünce susturulursa çözüm üretilemez. Ve çözüm üretilemezse, çöküş kaçınılmaz olur.

Yine de, bu karanlığın ortasında sönmeyen bir ışık kalır: umut.

Umut yerinde

Mutluluk geçer, umut kalır. Fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, o liman hep oradadır. Viktor Frankl der ki; “İnsandan her şey alınabilir ama bir şey alınamaz: Kendi tavrını seçme özgürlüğü.”

Bugün bir ses, olması gerektiği yerden bize seslenemiyor olabilir. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü taşıdığı anlam hâlâ bizimle. O ses unutulmadı, unutturulamaz. Çünkü yalnız değildi, hâlâ değil. Umut yerinde. Ve hiçbir şey bitmedi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”

Ve unutmayalım: Bastırılan sesler dağılmaz; birleşir. Ve adalet, bazen geç gelir ama mutlaka yerini bulur.

‘Fatih Altaylı yorumlayamıyor’ 500 bin izlenmeyi aştı