
H. AYHAN TİNİN
Sanat da var / Tiyatro
Her sezon yeni bir oyunla repertuarını zenginleştiren Gestus Tiyatro merakla beklenen oyununun prömiyerini yaptı: ‘Halide ile Nazım’ın Bir Tuhaf Buluşması’.
Oyunun adını ilk duyduğumuzda yazar ve yönetmen olarak verimine her zaman güvendiğimiz Gökhan Erarslan bize nasıl bir sürpriz hazırlamıştı, düşünmeden edemedim.
Geçtiğimiz hafta içinde Afife Jale Sahnesi’nde ilk sunumunu izlediğimiz oyun için spoiler vermemek adına, kelimeleri çok dikkatli seçerek paylaşım yapmaya çalışacağım.
Oyun yerginin acılığı içinde, dozunda serpiştirilmiş şakaların arasında, seyirciyi zaman zaman müzik eşliğinde rahatlatırken, düşmeyen bir sahne enerjisiyle bir sonraki repliği merak ettirerek başlıyor ve tamamlanıyor.
Post-Modern, Post-Covid, Post-Neoliberalizm aydın sorununa, sorumluluğuna ve edimine odaklıyor seyirciyi… Var olan pratik koşullar içinde aydın ne yapmalı?
Duruşu ne olmalı?
Kendine mi, medyaya mı yoksa kalabalığa mı mesaj vermeli?
Ve bu mesaj nasıl verilmeli?
Aydın kendi iç bütünlüğünü nasıl sağlamalı?
Önüne ‘post’ eki gelmiş bütün o kavramları, zeitgeist içinde nasıl yeniden değerlendirmeli?
Dolayısıyla perde kapanmadan önce kahkahalar atarken oyun bittiğinde “Ben niye gülüyordum ki, çok acı bir tablo yok mu ortada?” diye sizi çelişkiler içinde bırakarak sokağa doğru yolcu ediyor; Halide ve Nazım’la içinizde yaptığınız hesaplaşma giderek büyüyor.
Gökhan Erarslan’ın yazıp yönettiği oyunda iki genç oyuncu izliyoruz. Yusuf Nebioğlu ve Ayşegül Karademir; ikisi de ateş gibi… Oynuyor, şarkı söylüyor ve dans ediyorlar.
Tabii sahnedeki hareket tasarımının değerli mimarı Ezgi Hüyükpınar Erarslan’ın büyük katkısını göz ardı etmemek gerek. Başarılı ve ödüllü oyunculuğunun yanı sıra eğitmenlik becerisini de oyunun dokusu içine ilmek ilmek işlemiş.
Sahne gerisinde ise farklı kuşaklardan olgun deneyime sahip bir yapım ekibi var. Her birinin tek tek emeğine sağlık.
Günümüz parçalanmış toplumlarının ürünü. Bu parçalanmışlığı aynı zamanda içselleştirmiş aydının çelişkili iç dünyası ve davranış karmaşıklığını mercek altına alıyor oyun metni… Ve izleyiciye “Tartışmaya katılın” diyor.
Özellikle de ‘Ah ah, vah vah’ ile zamanı tüketip sonra da sorgulanmaya değer hiçbir şey yokmuş gibi hayatını sürdüren aydına; demokrasi, düşünce, hukuk ve hümanizm arasında, kendisi için bir yer belirlemiş olmasının önemini hatırlatıyor.
Ancak bu yerin tepkiyle oluşturulmasıyla, seçilmiş ve karar verilmiş bir tavır olması gerektiği arasındaki farkı da etkili bir biçimde ortaya koyuyor.
Günümüz orta sınıf, orta eğitimli, ortalama bir işe sahip, ortalama bir hayat yaşayan, ortalama bir kültürel yapısı olan, ortalama bir yaşam kalitesine sahip, on iki ay kredi kartı borcu ödeyip coin biriktiren; üstlerine karşı mahcup ve edilgen, astlarına karşı kibirli ve buyurgan, evde pişman ve hayal kırıklıklarını konuşan, dışarıda kuyruğunu dik tutmaya çalışan bütün post sistemlerin araç olarak kullandığı, ancak hiçbir zaman gücün merkezinde olamayacak aydının kendisiyle yüzleşmesi, çelişkisi, durumu ve tutumu oyundan sonra izleyenin aklına Goethe’nin ünlü sözünü getiriyor: “İnsan kendini insanda tanır.“
Bir tren gelecek, bir umut gelecek, bir sonuç olacak…
Çaresizce ve çare olduklarını düşünerek bekleyen, çatışan, sevişen iki karakter… Gelecek zannedilen tren hiç durmadan geçebilir mi o istasyondan? Bekleyiş, yalnızca bekleyişin kendisi olarak boşlukta kalabilir mi anlamsızca?
Aydın dediğimiz yetiştiği toplumun bir ürünü değil mi?
Şu halde hiçbir toplum kendi payını ayırmadan, aydınlarından söz edemez.
Güç sahiplerinin yalnızca bilgi teknisyeni ya da üst yapıda küçük bir beyaz yakalı diye nitelendirdiği aydının gerçekten bir işlevi var mı? Kendi kategorisinin bilincine varmadan öznel bir bilinç geliştirebilir mi aydın?
Dünya hızla büyük ve yeni değişim dalgasının daha tsunamik etkilerini yaşamaya hazırlanırken tam zamanında kaleme alınmış ve sahnelenmiş bir oyun ‘Halide ile Nazım’ın Tuhaf Buluşması’…
Üstelik damarında tiyatro gezen insanların emeği içinde ortaya çıkmış bir yapıt; izleyin, düşünün ve keyif alın…
“Çürümüş bir şeyler var şu Danimarka krallığında…” Merhaba Shakespeare!