Bir kaçış ustası öyküsü; John McAfee

H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Belgesel             

insanatinart@gmail.com

Her iyi hikâye anlatılmaya değer.

Kendisini hiç güvende hissetmeyen, dünyaca pek ünlü güvenlik yazılımcısının belirsizlik, macera ve risk içindeki yaklaşık iki saatlik John McAfee belgeseli de bu bağlamda anlatılmayı ve izlenmeyi hak ediyor.

Daha önce 2016 yılında da bir belgeseli yapılan deli/dahi McAffe’nin ölümünden sonra yapılan yeni belgeseli ‘Şeytana pabucunu ters giydiren adam’ bir macera filmi gibi rahat izlense de insan ruhunun karanlık dehlizlerine açtığı koridorlarla, görünenden fazlasını saklıyor.

‘La Danse Macabre’ gibi yaşanan bir hayatın perde arkası.

McAfee bir matematik dehası…

Fakat onu milyar dolarlık servete taşıyan işi, ünlü virüs yazılımı paketi ‘McAfee.’

Bir iş adamı mı, yoksa kendini sürekli ihbar eden bir kadın, uyuşturucu ve silah düşkün hasta mı? 

İngiltere’de başlayan hayatı annesini ve kendisini sürekli döven bir babanın zulmü altında geçmiş.

Babası faili meçhul bir cinayet kurbanı!

Kendi kurduğu şirketini satıp, mavi okyanus üzerinde karanlık nehirlerin aktığı Belize adalarına yerleşmiş.

Buradan komşusunu tek kurşunla öldürdüğü şüphesiyle kaçmış, kontrol dışı Bahama Adaları’nın limanlarında gezmiş, Amerika’ya dönüp başkanlık aday adayı olmuş, sonra vergi borçları nedeniyle yine kaçmış ve…

Hikâyenin en güzel versiyonu belgeselde…

McAfee sürekli kendini ihbar etmiş bir çılgın! Belize’deki şüpheli cinayet olayından sonra Vice dergisinden bir gazeteciyi aradığında kendisiyle ilgili ilk ihbarını yapıyor.

Bu bilgisayar dehası kendisiyle ilgili fotoğrafların internette yayınlanmasına izin veriyor.

Hani şu herkesin instagramda yayınladığı cinsten, görünmeyen kısmında bütün konum bilgilerinin nokta atışı bulunduğu dijital fotoğraflardan…

Yanındaki gazetecilerle birlikte Guatemala’ya kaçıyor. Burada bir basın toplantısı düzenleyerek yine kendini ihbar ediyor.

Başkanlık adaylığı sırasında yıllardır vergi vermediğini söyleyerek bir kez daha ihbar çanlarını çalıyor.

Hayatındaki kadınlar genç, toplumsal katmanın alt sınıflarından ve kendisine sürekli hayran olacak kadar çaresiz…

Dominik kıyılarına yanaşırken belinde silahla poz verip, adeta bir silah deposu olan teknesini sahil güvenliğin basmasına neden oluyor.

Sürekli bıçağın keskin yanını seçen bir anti kahraman.

Yaşama tutkuyla sarılırken bile, kendi nefesini kesiyor.

Bir limandan diğerine kaçarken, parçalanmış bir zekâsının, serseri mayın gibi yönettiği bir zavallı…    

Yanında sürekli gezdirdiği kameramana (ki belgeseldeki çoğu görüntüler o kişiye ait) ”Ben öldüğüm zaman sana, seni zengin edecek bir hikâye kalacak” diyen bir yardımsever.

Hayat yolculuğunu olağandışı bir maceraya çevirmek isterken, İspanyol hapishanelerinde teknesini siren kayalıklarına çarpan dolar milyarderi…

Sondan önceki eşinin belgeselin sonunda söylediği cümlelerse bir intikam mı yoksa gerçek mi? Düşündürüyor.

Şeytana Pabucunu Ters Giydiren Adam; John McAfee’ belgeseli, yönetmen Charlie Russel’ın elinde başarılı bir seyirlik biçimine dönüşmüş. Belki ülkemizdeki belgesel yapımcılarının da bu alanı yeniden tanımlamasını anımsatıyor.

Filmin sonunda kameraman Robert King’in görüntülerinden geriye bir cümle kalıyor: ”Kurtulamayacağımız tek şey ruhumuzun katmanlarıdır, biz farkında olmasak bile…”

Virüsleri yok eden bir adamın, pek karmaşık pek hazin hikâyesi bu…