Bildiğin gibi değil: Çin

EMRE ZOR

@zor_emre01

Televizyon kanalında boy gösteren bir iktisatçı ekrana yansıtılan grafiğe elindeki çubuğu çarpıyor, ‘‘Çin işte” diyor müstehzi bir gülümsemeyle. ‘‘Totaliter bir yönetim.’’

Anlatıyor da anlatıyor iktisatçı; Hitler ve Stalin esintileri stüdyoyu sarıyor. Sanki geçmişteki bütün otoriter ve baskıcı rejimler Çin’de vücut buluyor. Çin eğiliyor, bükülüyor ve totaliter’ yazılı bir pakete sıkıştırılarak kestirip atılıyor.

Oysa Çin sistemi, iktisatçının elindeki çubuğun gösterdiğinden çok daha karmaşık.

Peki ama nasıl?

Çin, reformların 40’ıncı yıldönümünü başkent Pekin’de kutladı, 18 Aralık 2018. Fotoğraf: CGTN/Youtube (Yapay zekayla düzenlenmiştir).

Çin Halk Cumhuriyeti, 2018’de, reformların ve ekonomik başarısının 40’ıncı yıldönümünü kutladı. Bu kısa dönemde Çin, dünyadan izole yoksul ülke ceketini çıkarıp atmış ve küresel bir süpergüce dönüşmüştü. 1978-2018 yıllarındaki temel ekonomik göstergeler kıyaslanınca, şerefine Pekin ördeği kesilecek çok şey olduğu ortadaydı.

Kutlamalardan bir yıl evvel, 2017’de, devlet başkanı Şi Cinping, Çin’in gelişimi için ‘üç kritik cephe’ işaret etmişti: Finansal riskleri azaltmak, çevre kirliliğinin önünü almak ve yoksulluğu hafifletmek. Ayrıca Şi, bu reformların sistemi değiştirmeyi değil, sağlamlaştırmayı amaçladığını vurgulamıştı.

Çin bir rollercoaster’daymış gibi hızla değişiyor, dönüşüyor ve küresel dengeleri sarsıyor. Tabii bu yalnızca Çin’i değil, herkesi ilgilendiriyor, ilgilendirecek. Amerikalı ekonomist Richard Wolff, ‘Çin, propagandalar yerine dengeli, sorgulayıcı ve anlamaya niyetli bir bakış açısıyla ele alınmayı hak ediyor’’ diyor.

Peki Çin ne yaptı? En hızlı ve en kapsamlı ekonomik dönüşümü gerçekleştirdi. Öyle ki dünyanın en yüksek nüfuslu ülkesi (1,4 milyar) son 70 yılda insanları yoksulluktan çekip modern dünyaya taşıdı. Dünya Bankası verilerine göre reformlar ve dışa açılma politikasından sonra 800 milyonu aşkın insan mutlak yoksulluktan (neredeyse açlıktan ölmekten) kurtuldu.

Nitekim son 40 yılda satın alma gücüne göre hesaplanan küresel GSYH (gayrisafi yurtiçi hasıla) içindeki paylar da değişti: Çin yükseldi, ABD ve Avrupa Birliği (AB) ise geriledi.

Satın alma gücüne göre hesaplanan GSYH. Kaynak: Uluslararası Ticaret Fonu (IMF), 30 Nisan 2021. BertelsmannStiftung.

Çin’in demokrasi ve insan hakları karnesi epey kötü. Üst düzey karar alma organları Çin Komünist Partisi’ne (CCP) bağlı. Fakat ekonomik sistem, devlet işletmeleri ile özel kapitalist işletmeler arasında aşağı yukarı yarı yarıya paylaşılıyor. Çünkü son 40 yılda Çin, kendine has bir sosyalizm yarattı. Böylece dünyanın üretim merkezine dönüştü, dünya ticaretinde önemli bir aktör haline geldi ve ekonomik bağlamda şanlı’ süpergüç koltuğuna oturdu. Dahası, aynı dönemde, ülkedeki ortalama gelir dörde-beşe katlandı.

Peki ama nasıl? Ekonomi, iktidardaki Çin Komünist Partisi’nce planlanıyor. Mutlak güce sahip bu parti Avrupa’da yüzyıllar süren, ABD’deyse yaklaşık 200 yıl alan köyden kente göçü 40 yılda başardı, yüz milyonlarca insanı kırsal tarım bölgelerinden kentsel endüstriyel bölgelere taşıdı.

Tabii ABD ve Avrupa tehlikenin farkındaydı. Öyle ki 2017’de ABD, Çin’i 21’inci yüzyılın ‘en büyük stratejik tehdidi’ olarak tanımlamıştı. AB ise 2019’da Çin’i şu üçlemeyle nitelemişti: ‘‘Rakip, ortak ve sistemsel hasım.’’

Sistemler arası rekabetin dönüşü

İklim değişikliği, yapay zeka, pandemi… artık Çin’siz bir dünya tahayyülü imkansız. Ne ki 20 yıl önce Çin üstüne felaket senaryoları yazılıyordu. Çin çöküşün eşiğinde’, geleceksiz’ bir ülkeydi. Gelgelelim, en yüksek nüfuslu bu ülke yeni süpergüç haline geldi.

Bu sırada Batılı ülkeler sağlık sistemi ve tedarik zinciri gibi bazı konularda krizden krize savruldular. Covid-19 salgını bunu gösterdi. Nihayetinde, Çin’in kısa zamana sığdırdığı ekonomik kalkınma, Sovyetler Birliği çöktükten sonra (Aralık 1991) tedavülden kalkan sistemler arası rekabet’ sorununu yeniden gündeme taşıdı. Tabii bir de şu soruldu: Çin böylesine bir ekonomik kalkınmayı, Batılı gözlemcilerin beklediği türden bir siyasal dönüşüm ya da demokratikleşme olmadan nasıl başardı?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping. Fotoğraf: The New York Times

Çin en eski medeniyetlerden biri, bu yüzden filmi geri sarmak gerekiyor. Çin’in dünya görüşünü özetleyen bir terim var: Orta Krallık’ (Zhongguo). Buna göre Çin merkezde konumlanıyor; Batılı barbarlar’ ise politik, ekonomik ve kültürel olarak kendisine bağlı, ikincil konumda. Bu anlayış Çin’in 19’uncu yüzyıla değin sahip olduğu küresel ekonomik güç’ konumunda belirgindi.

Dünya Bankası eski baş ekonomisti Justin Lin Yifu, Çin tarihini şöyle fotoğraflıyor:

‘‘Antik çağlardan 19’uncu yüzyılın ortasına kadar, yani iki bin yılı aşkın, Çin dünyanın en büyük ekonomik gücüne, en geniş birleşik ekonomik alana, en yüksek kişi başına düşen gelire ve en yüksek yaşam standardına sahipti.”

‘Aşağılanma Yüzyılı’

Ne var ki yolsuzluklar, hızlı nüfus artışı ve Batı’nın körüklediği afyon tüketimi gibi sorunlar 19’uncu yüzyılın ortalarında Çin imparatorluğunun çöküşüne yol açtı. Dahası, bu süreç Afyon Savaşları’yla (1839-1842 ve 1856-1860) doruğa ulaştı, Batılı ülkeler Çin’i dış ticarete açılmaya zorladı. Bu yüzyıl, Çin için bir kabusun başlangıcıydı: Aşağılanma Yüzyılı.’

Öyle ki yakın tarihinin büyük bölümünde dış güçlerin tehdidi altındaydı Çin; hem yer aldığı Asya’dan (özellikle Japonya), hem de dışarıdan (İngiltere ve Fransa). Nihayetinde Çin’in yöneticileri, dış müdahaleleri fırsattan ziyade bir tehdit, belirsizlik, hatta aşağılanma kaynağı olarak gördüler, görüyorlar.

Yönetici kadrolar geçmişteki birçok kırılmayı hala dış müdahalelerin uzantısı olarak okuyor. Ve hala bireylerin ve devletin yatırımlar konusundaki birincil kriteri şu: Öngörülemez bir dünyada güvenlik ve istikrarı sağlamak.

Ekonomi profesörü Jeffrey Sachs, Çin’in iki bin yıl içinde şekillenmiş devlet anlayışını şöyle anlatıyor:

‘‘Çin, Batı’nın anarşik uluslararası siyaset anlayışıyla düşünmez. Çin, iç düzenin belirleyici olduğu ve emperyalizmin iki bin yıl boyunca istisna olduğu büyük bir Çin mülkü (düzeni) çerçevesinde düşünür. Çin çok geniş bir ülke ve denizaşırı topraklara neredeyse hiç göz dikmedi.’’

Sachs, 1368 Ming hanedanlığının başlangıcından 1839 Afyon Savaşları’na kadar, yaklaşık 500 yıldır, Çin’in Doğu Asya’daki komşularıyla neredeyse hiç çatışmadığını hatırlatıyor: Japonya, Kore ve Vietnam.

Ve ekliyor: ‘‘Çin’in yükselişi, Avrupa hakimiyetinin yeniden dengelenmesi anlamına geliyor.’’

‘Çin yanlış anlaşılmış bir sistem’

Fakat Çin sistemi bugünkü kapitalizminden bir hayli farklı. Merkeziyetçiliği de kestirip atılamayacak ölçüde karmaşık, kendine has. Yani Çin sistemini, geçmişteki baskıcı otoriter rejimlere benzetme kolaycılığı hepten yanlış. London School of Economics’te profesör Çinli Keyu Jin, ‘‘Çin yanlış anlaşılmış bir sistem” diyor. 

14 yaşında eğitim için başkent Pekin’den New York’a giden Jin, Harvard Üniversitesi’nden mezun oldu; şimdiyse ekonomi profesörü olarak Çin’in düz bir totalitarizmle ya da sıradan bir merkeziyetçilikle yönetilmediğini anlatmaya çalışıyor.

Çin’de bazı çevrelerce ‘Batı yanlısı’, ABD’deyse ‘Çin yanlısı’ diye damgalanan 42 yaşındaki Jin, iki yıl önce Yeni Çin Oyun Kitabı: Sosyalizm ve Kapitalizmin Ötesinde adlı kitabı kaleme aldı. Kitap şöyle hoşgeldin ediyor okurları: ‘‘Çocukluğumun geri kalmış memleketi, bugün dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu.’’

Çin, sürekli değişen, son derece geniş ve karmaşık bir ülke. Kendine özgü sistemi var: Sıkı bir siyasal merkezileşmeyi, ekonomide esnek ve yerel odaklı uygulamalarla harmanlıyor. Yani bir nevi serbest piyasa sistemine sahip. Devlet, inovasyon için özel sektörün gerektiğini biliyor. Dolayısıyla enerji ve telekomünikasyon gibi bazı stratejik sektörlere hakim olmak istiyorsa da, birçok sektörü serbest bırakıyor.

Örneğin iş adamı Jack Ma’nın sahibi olduğu Alibaba Group, Çin inovasyonunun sembol şirketlerinden: Geliştirdiği ‘Alipay’ ile dijital ödemelere yenilik getirdi, yapay zekayı kişiselleştirerek hem kullanıcı deneyimini hem satış verimliliğini ciddi artırdı.

Bir başka örnek de binlercesi kurulan akıllı üretim tesisleri. İleri üretim ve dijital sanayi ağını genişletmek için yalnızca 2025’te 500’ü aşkın akıllı üretim tesisi kuran Çin’de, Goldwing’ ve Mingyang’ gibi şirketler rüzgar enerjisinin küresel liderleri arasına girdi. Mingyang, rüzgar enerjisini deniz tarımı ve hidrojen üretimiyle birleştiren, yüzen bir sistem tasarladı.

Fotoğraf: Mingyang Smart Energy

Gelgelelim, ABD’dekinin aksine, şirketlerin ve zenginlerin ekonomik gücü siyasi güce dönüşmüyor, politikaları etkilemiyor. Örneğin Çin hükümeti, inovasyon için önünü açtığı Jack Ma gibi milyarderlerin kontrolsüz güç kazanmasını engelliyor. Devlet, bankacılık ve kredi sistemini kamusal bir hizmet olarak denetiminde tutuyor. Aynı şekilde, diğer kamu hizmetlerini de kamunun elinde tutarak bu alanların çıkar gruplarının rant aracına dönüşmesini engelliyor.

Amerikalı ekonomist Michael Hudson şöyle örnekliyor

‘‘New York’ta kablo hizmeti için Amerikalıların internet, sağlık ve eğitim için ödediği yüksek ücretler Çin’de yok. Çin ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti veriyor. Ayrıca inovasyonu engelleyen Sovyet tipi Stalinist mikroyönetimden kaçındı ve ‘yüz çiçek açsın’ diyerek inovasyona alan açtı. Dolayısıyla insanların işi, üretimi ve serveti kamu yararına olduğu sürece–yani emek kalitesini yükseltip ekonominin uzun vadeli büyümesini desteklediği sürece—inovasyon yoluyla zenginleşmelerine izin verdi.’’

Sonuç olarak Çin, stratejik olmayan sektörlerde özel işletmelerin hızla inovasyon yapabileceği dinamik bir ortam yarattı. Ülke, ucuz işçiliğe dayanan dünyanın fabrikası’ imajından çıkarak, dünyanın inovasyon merkezi’ olma yolunda ilerliyor.

Fakat inovasyona giden yol epey sancılıydı. Bugünkü Çin, Mao Zedong’un 1949’da kurduğu Halk Cumhuriyeti’nin mirasını da taşıyor. Mao, ülkeyi emperyalizmden kurtarıp ulusal birliği sağlayan figür olarak yüceltildi. Ama ‘Büyük Atılım’ ve ‘Kültür Devrimi’ gibi politikaları, milyonlarca insanın öldüğü felaketlere yol açtı. Bu dönem devletin, üretimden düşünceye her alanı sıkı kontrole aldığı, ideolojinin ağır bastığı yıllardı.

Ne ki Mao’nun halefi Deng Şiaoping (1978–1992), Çin’i bu ideolojik dogmalardan uzaklaştırarak pragmatik kalkınma hedefleri belirlemiş, piyasa reformlarını ve dışa açılma sürecini başlatmıştı. Ayrıca bu dönemde yabancı yatırım ve ticaret teşvik edilmiş, böylece Çin hızla büyüyen bir ekonomik güç haline gelmişti.

Fakat Çin’i dünyanın fabrikası’na dönüştürüp ekonomik kalkınmayı sağlayan bu başarılar, ekolojik ve toplumsal arızalara yol açtı. Ekonomideki hızlı büyüme, çevreye ve doğal kaynaklara ağır bir fatura çıkardı. Enerji ihtiyacının yüzde 60’ını kömürden karşılayan Çin, dünyanın en fazla karbondioksit salan ülkesi oldu.

2019’daki veriler şöyle:

İşte bu yüzden bugün Çin hükümeti daha nitelikli ve sürdürülebilir kalkınma modelleri hedefliyor. İhracat odaklı dünyanın fabrikası’ modeli, yerini inovasyon odaklı dünyanın araştırma laboratuvarı’ modeline bırakıyor.

Apple’ın CEO’su Tim Cook, geçen ay, Batı’nın Çin algısını tersyüz edecek nitelikte konuştu:

‘‘’Şirketler Çin’e ucuz iş gücü için geliyor’ düşüncesi hala yaygın. Fakat bu anlatı artık gerçeklikle örtüşmüyor. Hangi Çin’den bahsediyoruz bilmiyorum, ama ülke ucuz iş gücüne dayalı bir ekonomi olma vasfını yıllar önce bıraktı. Apple ürünleri, gelişmiş üretim teknolojisi ve yüksek hassasiyet gerektiriyor. Ve bu alanda uzman Çin.”

Apple, iPhone gibi cihazlarının üretimi için epeydir Çin’deki üretim ağına bağlı. Ama son dönemde üretim tabanını çeşitlendirmek amacıyla Hindistan gibi farklı pazarlara yöneliyor.

Çinli ekonomist ve yazar Weijian Shan ise ‘‘Çin’in ne denli kapitalist olduğunu bilmiyorlar’’ diyor:

‘‘Hızlı ekonomik kalkınma Çin’in piyasa ekonomisini ve özel teşebbüsü benimsemesinin bir sonucu. Çin dünyanın en açık pazarlarından biri, en büyük ticaret ülkesi, ayrıca 2020’de ABD’yi geride bırakarak en çok doğrudan yabancı yatırım çeken ülke oldu.’’

1989’da Çin hükümeti, Tiananmen’deki demokrasi yanlısı öğrenci hareketini şiddetle bastırıp yüzlerce kişiyi öldürünce Batı’nın yaptırımlarıyla karşılaştı. Fakat kısa süren diplomatik izolasyonun ardından ülkeye yabancı yatırım akmaya başladı.

Öyle ki doğrudan yabancı yatırım 1980 ile 2020 arasında neredeyse üç bin kat arttı, 57 milyon dolardan 163 milyar dolara yükseldi. 

Kaynak: Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) /BertelsmannStiftung

Çin’in devlet harcamaları çoğunlukla altyapı sistemine gidiyor. Örneğin 15 yılda dünyanın en uzun hızlı tren hattı (35 bin 405 kilometre) inşa edildi. Başkent Pekin’le güneydeki ticaret bölgesi Guangjo’yu bağlayan hat üzerindeki trenler saatte 300 kilometre hızla gidiyor. ‘‘Çin’in altyapı yatırımı çok büyük; çünkü savunma harcamaları son yıllarda artmışsa da, hala ABD’ninkinin yalnızca dörtte biri seviyesinde’’ diyor Shan.

Jingguang yüksek hızlı tren hattı. Fotoğraf: Wikipedia

Ne ki hızlı tren hatlarındaki kazalarda insanların ölmesi tartışma konusu, ayrıca projelerde yolsuzluk suçlamaları var. İşte bunlar sıkı siyasi merkezileşmenin dikenleri. Nitekim Şi son yıllarda gücünü giderek pekiştirdi, 2018’de başkanlık görev süresini kaldırdı. Yani ölene kadar ülkeyi yönetebilecek. Dahası, ülkede WeChat’ ve Weibo’ gibi bazı sosyal platformlarda toplumsal gündemler tartışılsa da, ifade özgürlüğü ciddi şekilde baskılanıyor. Şi’yi ve politikalarını eleştirmek kısıtlanıyor.

Aslında Batı, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) katılmasıyla siyasi olarak da değişeceğine inanıyordu. Dolayısıyla bu sadece bir dış ticaret anlaşması değil, siyasi hayaldi. Çin’in katılım süreci, 1986’daki başvurusundan 2001’de tam üyeliğe kabul edilinceye kadar tam 15 yıl sürdü.

1989’daki Tiananmen Katliamının ardından askıya alınan görüşmeler, Çin’in piyasa reformlarını hızlandırmasıyla 1992’de yeniden başladı. Bunun üzerine Çin, gümrük vergisini düşürmeyi, hizmet sektörünü açmayı, sübvansiyonları sınırlamayı ve ticarette şeffaflığı artırmayı kabul etti.

Gelgelelim Çin’in WTO’ya katılımı Batı’nın öngördüğü gibi bir siyasi dönüşüm sağlamadı. Çin küresel ticaret sistemine entegre oldu ama, demokratikleşmedi. Aksine, WTO üyeliği, Çin’in kendine özgü modeli sağlamlaştırmasına yol açtı. Yani ekonomik özgürlük=siyasal özgürlük’ denklemi Çin’de dikiş tutmadı.

Tabii işin bir de kültürel boyutu var. Çin’de siyasal yapı dışarıdan bakılınca donuk görünse de toplumsal değerler habire değişiyor. Özellikle genç kuşaklar çevre duyarlılığı, yaşam tarzları ve çeşitlilik gibi konularda kendilerinden daha yoksul bir hayat sürmüş eski kuşaklardan ayrışıyor.

Ekonomik kalkınma sonucu insanlar eve-arabaya daha rahat ulaşabiliyor. Bu da toplumdaki materyalist değerlerin, yerini çevre ve sürdürülebilirlik gibi değerlere bırakmasına yol açıyor. Dolayısıyla siyasi merkezileşme artsa bile toplumsal değerlerdeki kıpırtılar Çin’le dünya arasında köprü kurma potansiyeli taşıyor. 

Amaç Çin’i sevmek, savunmak veya örnek almak değil. Ama onu Batı’nın konforlu kalıplarıyla kestirip atmaya ve küçümsemeye devam ettikçe sadece Çin’i değil kendimizi de yanlış okuyoruz. Tıpkı televizyondaki iktisatçı gibi.

Çin lideri: Rusya’yla çok kutuplu dünya düzenini oluşturmaya hazırız

ABD’ye göre Çin, biyolojik silah araştırmalarında yapay zeka kullanıyor