GÖKHAN TAN
Musalla taşının başında görevini ifa eden Teşvikiye Camii imamı, namazdan önce yaptığı kısa konuşmada onu ‘Memik Dede‘ diye anıyor. Anadolu Ajansı’nın haber girişi de ondan farklı değil: “‘Yabancı Damat’ dizisindeki Memik Dede karakteriyle hafızalarda yer eden, 90 yaşında hayatını kaybeden mimar, oyuncu ve müzisyen Arif Erkin Güzelbeyoğlu son yolculuğuna uğurlandı.”
Tuncel Kurtiz geliyor aklıma. Yıllar yılı mesafeli durduğu televizyona 2006’da dahil olan Kurtiz, her hafta gittiği Akçay pazarında herkesin, dizide canlandırdığı karakter ‘Hacı‘ diye seslendiğini anlatmıştı. Ve 2013’te aramızdan ‘Ramiz Dayı‘ olarak ayrıldı büyük oyuncu.
Yaşamlarının neredeyse tümünü sahneye ve sanat için mücadeleye vermiş insanların, hayatı boyunca sahip olmadığı tanınırlığa televizyon dizileriyle ulaşması, hatta öldükten sonra bile toplum nezdinde bu karakterlerle anılması popüler kültürün kaçınılmaz bir cilvesi.
Tuncel ağabeyin bu duruma zaman zaman içerlediğine, hatta tepki gösterdiğine tanık olmuştum. Derdim, tanıma şansı bulduğum iki büyüğü kıyaslamak değil ama Arif beyin durumu farklıydı. Çünkü kendini hiçbir zaman iyi bir oyuncu olarak görmediğini söyler, oyunculuğu “Yaşamımda bölümler vardı, o bölümlerden biriydi” diye tanımlardı. İkinci Bahar (1998-2001) dizisinden sonra ‘Güneydoğulu‘ tiplemesinin adeta üzerine yapışması, farklı yapımlarda benzer karakteri canlandırması hakkında da “Demek ki herkes bana o tipi yakıştırıyor ki bana öyle roller veriyorlar. Versinler. Benim açımdan bir fark yaratmadı” diye karşılıyordu.

Arif beyin 1978’den beri yaşadığı Vişnezâde Mahallesi’nde, son 10 yılında komşu olduk; aramızda birkaç apartman vardı. Onu gördüğüm ilk günü unutmuyorum, heyecanlanmıştım. Merak ettiğim biriydi çünkü. İkinci Bahar’la birdenbire hayatımıza girdiğinde 60’lı yaşların ortasındaydı. Ama ismini dahi bilmiyordum. Tanıştığımızda kendisi de “Benim adımı bilmezler ama simamı hatırlarlar” diyecekti.
Eşi, ressam Aylin hanımı biz mahalleye taşınmadan bir yıl önce kaybetmişti. O, köpeği Leyla’yla yokuşu yavaş yavaş tırmanırken, köpeğim Paytak ve ben, onlarla bazen yolda, bazen de buluşma noktamız İnönü Parkı’nda biraraya gelirdik. Ben sormayı severdim, o da anlatmayı. Zarif, hoşsohbet ve yaşsız biriydi Arif bey. Kendi ifadesiyle ‘yaşamındaki bölümler’i o parkta, kendisinden dinledim.

Gaziantep’ten İstanbul’a üniversite için gelen Arif bey İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık Bölümü mezunuydu. Tiyatroya Gaziantep’teki lise yıllarda başlamış, İTÜ’de öğrenimi devam ederken Ali İpekkaya, Çetin İpekkaya, Genco Erkal gibi isimlerle 1957’de Genç Oyuncular tiyatro grubunu kurmuştu. Genç Oyuncular, Arif beyin ifadesiyle, “Amatör tiyatro çerçevesini kırıp, profesyonel tiyatrolardan daha üst düzey bir performans sergiledi ve Dostlar Tiyatrosu’nun nüvesini oluşturdu.”
Bölümünü sekiz yılda tamamladı ama mimarlıkta gözü yoktu. Asker dönüşü Engin Cezzar-Gülriz Sururi Tiyatrosu’na girdi. Genç Oyuncular döneminde de oyun müziklerini o yapıyordu ama ‘profesyonel‘ olarak tanımladığı ilk çalışmalarını burada gerçekleştirdi. İyi kazanıyordu ama tiyatroda, hayal ettiği amatör ruhu bulamamıştı; istemediği rolleri de oynamak durumunda kalıyordu. Diğer taraftan annesi, diplomasını kullanması için ısrarcıydı. Tiyatrodan ayrıldı.
‘Şu tiyatrocunun burada ne işi var?’
Gazeteci ağabeyi Tekin Güzelbeyoğlu’nun ‘torpiliyle’ 1962’de İstanbul Belediyesi’nin İskân Bürosu’nda çalışmaya başladı. “İskân Bürosu ne işe yarar, orada ne iş yapılır, imar nedir, İmar Kanunu neyin nesidir, valla en ufak bir fikrim yok. Gittik oraya, oturduk. Rüşvetle, parayla pulla, menfaatle pek ilişkiniz olmazsa kimseden korkmuyorsunuz. Büroya gelen biri ‘Şu tiyatrocunun burada ne işi var’ diye sormuştu. Beni tanıyormuş. Ama büroda zamanla herkes her işi bana danışır oldu. Şef oldum” diye anlatıyordu 29 yıl devam edecek memuriyete başladığı o günleri.
Gelgelelim İskân Bürosu’nda çalışırken tiyatroya devam etti. Bir gün İstanbul Belediyesi İmar Müdürü Lütfullah Silahtar Arif Bey’i çağırdı: “‘Duyuyorum, tiyatroda oynuyormuşsun’ dedi. ‘Yok efendim, ben bıraktım’ dedim. Yalandı tabii. Bir yıl sonra Gülruz Sururi çağırdı. ‘Yeni tiyatro açtık, gel’ dedi. Gittim tabii.”
Dostlar Tiyatrosu’nun kuruluşunda da bulundu Arif Erkin. Belediyecilik ve tiyatroculuğun pişti olduğu bir anısını, 2021’de B+ Dergisi Yayın Yönetmeni Görkem Kızılkayak’la birlikte yaptığımız söyleşide şöyle aktarmıştı:
“Dostlar Tiyatrosu’nun ikinci oyunu Durdurun Dünyayı İnecek Var’da bir soytarıyı oynuyordum. Soytarının her tarafı boyalı, yırtık pırtık bir pantolonu var. Müteahhitlerin dosyaları da masamda bekliyor. İncelemek zorundayım. Gecikmesin diye de dosyaları alıyordum tiyatroya götürüyordum. Çünkü her zaman sahnede değilsiniz, matineyle suare arasında iki saat boş vaktiniz var. O sırada müteaahitlerden biri gelmiş, demişler ki ‘Arif Bey dosyanızı aldı, tiyatroda.’ Müteahhit Harbiye’de tiyatroya gelmiş. Genco’da [Erkal] yanımda o sırada. Adam müteahhit, süklüm püklüm duruyor, karşısında yırtık pırtık giyinmiş bir soytarı! ‘Gitmişsin sığınağın yarısını daireye katmışsın’ diye azarlamışım adamı. Genco ‘Ben böyle bir şey görmedim!’ demişti bana.”
‘Belediyecilik tiyatromu etkilemedi ama belki kişiliğimi etkilemiştir’
İstanbul Belediyesi’nden sonra Beyoğlu ve Beşiktaş belediyelerine tayin oldu. Beşiktaş Belediyesi İmar ve Planlama Müdürlüğü’nden 1988’de emekli oldu. “Aklım fikrinin tiyatroda ve müzikteydi. Yoksa neden 53 yaşında emekli olayım. Belediyecilik tiyatromu etkilemedi ama belki kişiliğimi etkilemiştir” diyordu gülerek.
Haklı olabilir. Çünkü imar müdürlüğünde çalışan Mimar Arif Erkin’in hayatına bu dönemde uzun yıllar yürüteceği başka bir uğraşı girmişti:
“Bir hesap yaptım geçen gün, 1970 yılından beri 17 bin dosyaya gitmişim bilirkişi olarak… ‘Nereden biliyorsun? Atıyorsun!’ dersiniz ama atmıyorum. Çünkü gittiğim her dosyayı cep defterine yazmışım” diyordu 2021’de B+ Dergisi Yayın Yönetmeni sevgili Görkem Kızılkayak ile birlikte yaptığımız röportajda: “Gidiyorsun mahkemeye, ‘Arif şurada keşif var’ diyorlar. Her mahkeme bir dosya veriyor. Hemen defterimi açıyorum. O gün ‘2. Sulh Hukuk şunu verdi’ diye yazıyorum. Kira tespiti, zarar ziyan davaları, ecri misil, alacak verecek davaları, kat mülkiyeti davaları, neler neler vardı.”
Bilirkişiliğe emekli olduktan sonra da devam etti. İkinci Bahar setindeki bir anısını ise yine B+ için şöyle aktarmıştı:
“Ali Sirmen’le bir-iki filmde birlikte oynadık. İkinci Bahar’da komiseri oynuyordu. Çekimlerde program yazan arkadaşlara ‘Şu gün mahkemede keşif var, o gün bana çekim koymayın‘ derdim. Çekim biter giderim, Ali orada, hemen sorardı ‘Ne oldu?’ diye. Anlatırdım keşfi. Kahkahalarla gülerdi, ‘Aman bunları unutma!’ diyerek. Hepsini unuttuk!”

Ama unutmadı. Hafızası çok berraktı ve belki de anlatmaktan en keyif aldığı şey bilirkişilik anılarıydı. “Neler neler vardı”:
“Hakimlerin de işine geliyordu çünkü onları çözümsüz görünen birçok işten kurtarıyordum. Bir gün bir dosya önüme geldi. Boşanan bir çift, düğünde verilen takıların paylaşımı konusunda anlaşamıyordu. Öyle ya, ne kadar takı olduğunu nereden bileceksin? Adamı çağırdım ve düğün kasetlerini izledim. Düğünde takı merasimini baştan sona izledim. Zaten birisi ne geline ne takıldığını mikrofondan ilan ediyordu. Tek tek not ettim ve mahkemeye teslim ettim.”
Emeklilik ertesi dönem, Arif beyin ‘sazı eline aldığı‘, daha ziyade müzisyenliğinin ön plana çıktığı bir kesit oldu. 1989’da TRT ekranında gösterime giren ve 13 yıl devam eden kült Bizimkiler dizisinin, jenerik dahil 461 bölümünün müziklerini üretti.
Bunu Arif beyden öğrendiğimde çok şaşırmıştım çünkü tanışana dek, oyunculuk haricindeki hayatını bilmiyordum. Nereden bilecektim?
Ben daha doğmamışken, 1970’te, Umut filmi ile Adana Altın Koza Film Festivali ve Kanal filmiyle 1979’da Altın Portakal Film Festivali En İyi Müzik ödüllerini kazanmıştı. Bildiğim kadarıyla müzik çalışmalarını 2009’a kadar sürdürdü. Evinde, yıllar içinde yaptığı oyun, film ve dizi müziklerini kaydettiği bir liste var. O listede, çoğu oyun olmak üzere 60’ın üzerinde eser var.
Ancak dizi müziği üretmek, film müziği yapmaktan farklıydı. “Müziğin dizideki işlevi ile filmdeki işlevi çok farklı” diye aktarıyordu Arif Erkin: “Dizi kendisini sırtlaması için müziğe daha çok ihtiyaç duyuyor. Bizimler’de epey acemiydim, ilk bölümü izlediklerinde biraz bozuldular. 40 dakikalık bölümün belki sadece 5 dakikasında falan müzik vardı. İkinci bölümde biraz daha açıldım. Hatta Umur [Bugay] piyanoyla müzik yaptığım bir sokak sahnesinden sonra geldi duygulandı, boynuma sarıldı, tebrik etti. Kendi kendimizi eğittik, tırnaklarımızla kazıdık.”
“Kendimi dizi oyuncusu olarak görmüyorum”

Arif bey, Bizimkiler’in birkaç bölümde de oynadığını söylemişti ama ben hatırlamıyordum. Arif Erkin, henüz sektör olmayan dizi sektörüne, Bizimkiler ile adım atmıştı. “Ne yalan söyleyeyim, dizi oyunculuğunu pek ciddiye almazdım” demişti bir sohbetimizde: “İlk dizi maceram İkinci Bahar’dır. Sonra Yeditepe İstanbul’da oynadım. Yabancı Damat işi pekiştirdi. Üç sene oynadı, o dizi. Sonra her yıl bir iki dizide oynadım ama kendimi çok eski ve profesyonel dizi oyuncusu olarak görmüyorum.”
Daha sonra anlattığına göre senarist Umur Bugay, Katil Yavuz’un (Ahmet Aykut Oray canlandırıyordu) ağabeyini oynayan Arif Erkin’in performansını beğenmemiş ve karakteri devam ettirmemişti. “Umur beni beğenmedi. Belki de devam ettiremedi. Yıllar sonra Yabancı Damat’ı izledikten sonra ‘Bizim yazdığımız rolü böyle oynamadın, muşmula gibi durdun’ diye bana takıldı. Ben de ‘bir şey yazsaydın oynardık, yazmadın ki’ dedim. Karşılıklı şakalaştık” diyordu Arif Bey.
Arif beyin ‘yaşsız‘ olduğunu söylemiştim. Her yaştan insanla diyalog kurabilen, uyumlu, son günlerine kadar gazetesini okuyan, günü yakalayan biriydi. Çocuklarıyla (iki oğlu ve bir kızı var) ilişkisinin de güzel olduğunu söylerdi.
Profesyonel sahneye başladığı Engin Cezzar- Gülriz Sururi Tiyatrosu’na yıllar sonra döndüğünde bir anısını şöyle aktarmıştı:
“Gülriz oyun için yaptığım şarkıyı beğenmedi. ‘Eskiden daha güzel şarkılar yapıyordun’ dedi. ‘Gülriz’ dedim, ‘aradan 20 sene geçti, müzik yerinde durmuyor, şimdiki Arif de başka bir Arif.”
Tanıştığımız dönemde müzikle uğraşmıyor, zaman zaman çağrıldığı yapımlarda sürekli olmayan, ama zor rolleri canlandırıyordu. Bu davetler onu sevindirir ve anlatırdı. Anadolu Ajansı, ardından yaptığı haberde Arif Erkin Güzelbeyoğlu’nu, tıpkı Vikipedi’de kendi ismini taşıyan maddedeki gibi, ‘mimar, oyuncu ve müzisyen‘ diye anıyor. Bu ünvanlara belki, bürokratlıktan daha uzun süre yürüttüğü bilirkişilik de eklenebilir.
Belediyede bürokrat, adliyede bilirkişi, sahnede oyuncu, film ve dizilerde oyuncu ve müzisyen…
Hepsi, Arif beyin kendi ifadesiyle söylersek; hayatının bölümleri. Birbirinin üzerine basmayan, birlikte, ahenk içinde yaşanan bölümleri. Son bölümde, son sözü de kendisi söylesin:
“Müzik, özellikle bestecilik asıl mesleğim doğrusu. Tiyatrodan da öncedir. Beste yapmak ilham işi, yalnız herkesin tahayyül ettiği gibi böyle peri işi değil, o bir formasyon meselesi, kendin onu bulup yapıyorsun. Müzisyen bir senfoniyi yaparken, taşları teker teker koyup üzerine harç koyar. Bir duvarcı ustası gibi… Tıpkı mimari gibi…”
Benim güzel komşum.