
MURAT SEVİNÇ
Yıllar önce Duvar’da ve ardından Diken’deki bir yazımda, ahalideki sessizliği eleştirenlere karşı “Sükût her zaman ikrardan değil, bazen de ikrahtan gelir” ifadesini kullanmıştım. Kendi içimde sık deneyimlediğim bir duygu bu. Hakikaten öyle şeyler olabilir ki insan mahcubiyetten, hissettiği rahatsızlığın büyüklüğünden dolayı suskunluğu seçebilir, elinden başka bir şey gelmez.
Kandırma, kandırılma sözcükleri uzun süredir tedavülde. Siyasetçiler, yazarlar, bir seçmen olarak sade yurttaş… sık kullanıyor bu fiili. Çok nedeni vardır herhalde, ama onlardan ikisinin apolitiklik ve özeleştiri yoksunluğu olduğunu düşünüyorum.
Kim daha politik?
Apolitik olmak, kendi halindeki yurttaş topluluğu için şaşılacak bir nitelik değil. Bir ülkede sabah akşam güncel siyaset konuşulması o ülkedeki yurttaş çoğunluğunun politik olduğu anlamına gelmez. Aksine, yeteri kadar politik olmadığı için bıkıp usanmadan güncel siyaset üzerine gevezelik edildiğini gösterir. İşi siyasi gelişmeler hakkında konuşmak olanlardan söz etmiyorum kuşkusuz.
Politik olmak ya da olmamak da başka pek çok olgu gibi ‘torna’yla ilgili. Bu torna milli eğitim tornası olmak zorunda değil; bir eğitim sistemi ‘eğitimli ve apolitik’ çoğunluk yaratabilir.
Basitçe, “Türkiye’de Kürtlerin ne sorunu var ki?” sorusunu yönelten bir üniversite hocası mı, yoksa “Turbunan şalgamınan ülke yönetilmez” diyen köylü mü, daha politiktir?
Ya da kimin politik bilinci daha berraktır, ormanlar yok edilerek inşa edilen evlerde mutlu mesut yaşayan biri mi, köyündeki ağaç kesilmesin diye ağaca sarılan yaşlı köylü kadın mı?
Diyeceğim, politik-apolitik olmak, koşulların ürünü bir şuur, endişe, görmüş geçirmişlik, sezgi gücü gerektiriyor. ‘Diploma’ küçümseyenlerden değilim, diplomaların çoğu zaman kabul gördüğü gibi, sağlıklı bir politikleşme için yeterli olmadığı kanısındayım.
Sorun şeyhte mi, müritte mi?
Apolitik tutum, ‘özeleştiri yoksunluğu’yla birleşince, kandırılanların sayısı çok oluyor ister istemez.
Son yıllarda iktidar yamacına yerleşen isimleri düşünelim. Televizyoncu, asker, siyasetçi, akademisyen, baro başkanı vs. Muhalif mahalledeki konumları neydi bu isimlerin? Neden muteber kabul ediliyorlardı? Milliyetçi oldukları için mi? Atatürkçü oldukları için mi? Başka? Eh iktidar cenahı milliyetçi değil mi, nedir sorun?
Atatürkçü olduğunu iddia eden ve bu mevzide yıllarca ekmek yiyen insanların, ‘başka hangi niteliklere sahip olduğunu’ merak etmemek, buna önem vermemek sağlıklı bir hal miydi? Göklere çıkarılan birilerinin bir zaman sonra büyük hayal kırıklığına neden oluşunda sorun kimde, şeyhte mi, müritte mi?
Asıl politik tutum
Şimdi CHP’de siyaset yapan bir kadın siyasetçi ve belediye başkanının, birkaç belediye başkanıyla birlikte iktidar partisine geçişi gündem. Tepkiler haklı tabii. Muhalefet seçmeninden oy alıp ardından iktidar partisine katılmak pek makul bir durum değil. O hanımefendi böyle bir yol seçti ve ömrünün kalanını bu yolu tercih eden biri olarak yaşayacak.
Nihayetinde her birimiz muhtelif tercihler yapıyoruz ve bizi biz yapan da o tercihlerin bütünü. CHP’liler türlü nedenler açıklıyor, hepsi doğru olabilir; ancak bir seçmen olarak verdiğim oyun gittiği yerle ilgileniyorum, yolculuğun gerekçesiyle değil.
Gazetelerdeki haberlere göre aile şirketinin borsadaki değeri iki gündür rekor kırıyormuş, ne güzel, iktidar yandaşı diğer sermaye sahiplerinden daha az saygın değil. Öyle ya, herkes ekmeğinin peşinde ve ‘yüce borsa’ bu sistemin en can alıcı kurumlarından biri. Mesela, burada şu şirket düzenini ve borsa adlı kurumun yaşamımızdaki belirleyici konumunu sorgulamak gerekmez mi? Asıl politik olacak tutum bu değil midir?
Boş bir soru değil
Artık iktidar blokuna dahil olan kadın siyasetçi iki dönem CHP milletvekilliği de yapmış. Diğer milletvekilleri gibi. Kim belirledi aday olarak, yurttaş mı? Hangi politik birikimiyle şehrinin vekil adayı oldu ve seçildi?
Milletvekilleri ‘ulus’un temsilcisidir, bir başka ifadeyle, cümlemizin. Sade yurttaşın bu seçimlerde nasıl bir etkisi-katılımı var? Belediye başkanı adayı yapan kimdi, halk mı? Yerel ve merkezi düzeyde yöneticilerin belirlenmesinde neredeyse hiçbir payı olmayan milyonlarca yurttaşın, aslında tanımadığı birileri saf değiştirdiğinde yaşadığı şaşkınlığı nasıl adlandırmalı?
‘Politik tutum’ nedir, yönetime katılmayı her düzeyde savunup yaşama geçirmek mi, yoksa tanımadığımız birileri takındığı tutumla canımızı sıktığında sabah akşam sohbetini yapmak mı? Bu sözleri ‘boş laf’ gören hep olur, normaldir, buna mukabil ‘Biz bu yaşadıklarımızı neden yaşıyoruz’ sorusu, o denli boş bir soru olmasa gerek.
Kimsenin kimseyi kandırdığı yok
Bugün tartışılan ve muhalif kesimde hayal kırıklığı yaşatan siyasetçi, birkaç yıl önce bir bombanın üzerine ismini yazıp imzasını atmıştı. Bir kesim kendisiyle gurur duymuştu.

Şimdi parti değiştirdi. Bir bombaya imza atmayı marifet sayan biri olduğu için. Kimsenin kimseyi kandırdığı yok, her şey genellikle herkesin gözünün önünde olup bitiyor.
Ve son olarak, bu gelişmelerin CHP için son derece hayırlı olduğunu, olacağını düşünüyorum.
Yazı önerileri: Mine Söğüt’ün ‘Vatandaşın kimlik bilgileri’ başlıklı yazısı.
Gökçer Tahincioğlu’nun ‘Komisyon’ yazısı.