Bekir Ağırdır: Gençlere ÖTV indirimi değil fırsat eşitliği vermek lazım

Yeni kitabı ‘Bize Yeni Bir Söz Lazım’da, Türkiye için yeni bir siyaset arayışına katkı sunan Bekir Ağırdır’la, güncel gelişmelerin dışına çıkarak konuşmaya devam ediyoruz, seçim sonrasında bizi nelerin beklediğini anlamaya çalışıyoruz. Söyleşinin ilk bölümü dün yayımlandı.

ZEYNEP GÜVEN ÜNLÜ

@zeynepguvenunlu

Örgütlenme öğrenilir mi öğretilir mi?

İkisi de. Yalnız örgütlenmeyle ilgili bin yıllık bir toplumsal belleğimiz var. Bu topraklarda hiçbir hak mücadelesi başarıya ulaşmış değil ki. Şu anda bizim insan hakları konusundaki kazanımlarımızın hemen hiçbirisi mücadeleyle kazanılmadı. Haklar, iktidar değişikliklerinde, Batı’ya ayak uydurma çabalarında ya da AB’ye uyum süreçlerinde birtakım sıçramalarla verildi.

Bu topraklarda neredeyse hiçbir anne baba işe giren evladına sendikaya yazıl demez. Üniversiteye giren evladına öğrenci derneğine gir demez. Aksine uzak dur der.

Çünkü belleğinde hep kıyıma uğramak var. Çocuğunun eğitimden mahrum kalmasını ya da işten atılmasını istemiyor.

Birey olma konusunda gayretli, yurttaş olma konusunda temkinliyiz

Ama aynı insanlar dayanışma için örgütlenmeyi biliyorlar. Şu anda 130-140 bin civarında dernek var, bunların 110 bini filan dayanışma temelli dernek. İmece, ahilik, vakıf geleneği… Tüm bunları bilen toplum, dayanışma temelli işleri bilen toplum neden hak temelli işleri bilmiyor.

Orada derdi var çünkü. Orada hep egemenlerin kıyımıyla karşılaşmış. Ama bunun bugün sıçramaya yaklaştığını sanıyorum ben. Son üç dört yıldır yeniden devletin ceberrut yüzüyle karşılaştı ama bunlar deneyim hanesine yazıldı.

Onun için altın madenlerinde şirketlere karşı direniş sonuç alıyor. Onun için Kaz Dağları direnişi anlamlı. Tüketici hakkını savunan dernekler arttı. Karşıdaki güç devletin kıyıcı gücü değilse mücadele azmi artıyor. 

Bu toprakların insanları birey olmak konusunda çok gayretli ama yurttaş olmak konusunda çok temkinli.

Bireysel hayatında herkes çok sorun çözücü. Anket yaparız mesela şunu komşu ister misin, şununla iş ortaklığı yapar mısın diye. Türkiye insanı bu konularda çok hoşgörüsüz görünür.

AKP’ye oy veren veya CHP’ye oy veren birinden kız alıp vermem diyen insanların oranı yüzde 20’lere yaklaşır. Ama çevremizde dünürleri AKP’ye oy verdi ya da CHP’ye oy verdi diye boşanan kadın erkek olmaz.

Tanığımız AKP’li iyi, sokaktaki AKP’li şeriatçi!

Tam tersine, o parti kötü ama bizim dünürler iyi denir.

Bireysel hayatımıza aldığımız insanlar iyi insanlar. İyi AKP’li, iyi CHP’li, iyi Kürt, iyi solcu.. Ama sokaktaki bütün AKP’liler şeriatçı bütün CHP’liler ahlaksız, bütün Kürtler bölücü… Bu yüzden konuşmamız lazım. Konuşunca ‘sokaktakilerin de iyi olduğunu’ anlayacağız. 

Türkiye yurttaş olmak konusunda temkinli davranır. Devlet kendi hayatımıza müdahil olmasın ama sokakta varlığını hissettirsin isteriz. Bütün değişim süreçlerinde dağılıp saçılmadan, günün sonunda döneceğimiz bir düzen olsun isteriz.

Türkiye insanı düzen sever, devletten de onu bekliyor. Devleti, hayatı düzenleyen mekanizmalar diye anlamıyor. Hayatı denetleyen mekanizmalar diye anlıyor.

Seçimlerde önemli rol oynayacağı düşünülen gençler devleti nasıl algılıyor?

Gençlerin devletle ilişkisi böyle değil. Bu gençler meselesinde birkaç temel zihni hata var. Birincisi onları Z kuşağı diye kolayca bir kalıbın içine sokmaya çalışmak. O kalıp bir kere Türkiye genci için çok geçerli değil. Bizdeki hikaye doğum tarihinde değil, çocukluğunun nerede yaşandığı nerde geçtiğiyle ilgili.

Ben 18 yaşına kadar herkesin Sünni ve Türk olduğu, sokaklarda ayıp deyince herkesin aynı şeyleri anladığı bir monolitik kültürde büyüdüm. 18 yaşından sonra bu ülkede Kürtler varmış Aleviler varmış başka müzikler olduğunu fark ettim.

Halbuki benim kızlarım anaokuluna gitmeye başlayınca servise bindiği andan itibaren gördü, farklı dilleri, sözleri müzikleri…

Türkiye çok hızlı göç alan ve metropolleşen bir ülke ve metropollerde doğup büyümüş insanlar çeşitliliği, farklılığı doğal görüyor.

Daha da önemlisi, biz siyaset deyince, bir parti yapısı, disiplin, hiyerarşi, ideoloji anlıyoruz. Bu çocuklar öyle bakmıyor meseleye.

Fotoğraf: DHA

Gençler politikaya kendi hayatı üzerinden bakıyor

Nasıl bakıyor?

Kendi hayatı üzerinden bakıyor. Bir kere ülkenin en ücra köşesindeki çocuk bile, elindeki akıllı cihaz sayesinde dünyada ne olup bittiğini biliyor. Dolayısıyla, kaçırdığı hayatın mahrum olduğu güzelliklerin ne olduğunu da biliyor. Onu arzulamıyor olması söz konusu bile değil. 

Ama ona ulaşma konusunda umutsuz ve bunun getirdiği çok ciddi bir kızgınlık var. Bugünkü hayata itirazları tam da buradan zaten ve tam bu sebepten iktidar kaybedecek. Çünkü anketlere henüz tam yansımıyor olabilir ama o çocukların itirazı bizimki gibi siyasi veya kocaman kocaman ideolojik itirazdan beslenmiyor.

Çok gerçek ve kendi gündelik hayatından beslenen bir itirazı var. Nasıl anne babanın güneş batınca evde olun kuralına itiraz ediyorsa şimdi devletin o internet sitesi yasak, bu tweeti atmak suç denmesine itirazı var.

Ergenlerin Zafer Partisi’ne ilgi gösterdiği söyleniyor.

Oraya büyük kısmı gitmiyor, bir kısmı gidiyor. O da kızgınlığını bir biçimde dışarıya vurma arzusu. Çünkü Zafer Partisi bir hedef gösteriyor. Cisimleşmiş bir hasım gösteriyor ve o kızgınlığını yönlendireceği bir hasım gösterdiği için de o kızgınlık duygusuna yaslanıyor.

Gençler yüksek sesle konuşanları seviyor.

Kızgınlar, dolayısıyla bugün baktığımız zaman gençlerdeki ya da Türk toplumundaki ortak duygu ne derseniz, bir yanda korku bir yanda kızgınlık var. Şimdi dolayısıyla hangi duyguyu manipüle ettiğinize kaşıdığınıza bağlı bu.

Eskilerden yeni bir söz çıkar mı?

Hayır. Yeni birilerinin söylemesi lazım çünkü Türkiye siyasetinin hastalığı ya da benim kuşağımın sorunu, gençlere ya da mağdur olan her kimse,  ona ‘sorununuzu çözelim’ demek. Halbuki bugünün dünyasında mesele birileri adına sorun çözmek değil. Onlara imkan açmak.

ÖTV indirimi değil fırsat eşitliği vaat edilmeli

Dolayısıyla bugün örneğin gençler için en büyük vaat, fırsat eşitliğini sağlamak olabilir. Birtakım ekonomik vaatler, ilk alacağın arabadan ÖTV indirimi filan… Bunlar değil.

Siyasetten vurgulayalım: Bugün diyelim muhalefetin vadettiğini görüyoruz. Hükümet ertesi hafta hemen gündemine alıyor ve yapıyor. Noldu şimdi sürekli yeni vaat mi yazacaksınız? Projelerin dibi yok ki.

Dolayısıyla hikaye burada değil. Artık süreçler ve o süreçlere kimin nasıl dahil olacağı önemli.

Artık dümdüz bir çuha üzerinde ve sadece sabit topların olduğu bir masada bilardo vuruşu yapmıyorsunuz. Bütün toplar oynuyor zemin de sürekli oynuyor. Bir de bütün o topları oynatan bir sürü sizin kontrolünüzün dışında başka güç var.

Hayatımıza belirsizlik ve karmaşıklık hakim, fizik kuralları da böyle

Bugünün, ülke, parti, şirket, marka ya da birey bazında hayatlarımız belirsizlik ve karmaşıklık esaslı.

Belirsiz ve karmaşık bir hayatta zaten şunu yaparsam şu sonucu alırım deme ihtimaliniz yok. O zaman geriye yapabileceğiniz tek şey kalıyor, alanları açmak, mekanizmaları genişletmek, süreçleri yönetmeye çalışmak.

90’ların modasıydı ‘farklı’ olmaktı. O dönem geçti. Şimdi hikaye ‘iyi’ olmak. Koşulları ve aktörleri kontrol edemiyorsanız yapabileceğiniz tek şey var. Her an en iyi olmaya çalışmak.

Bizim bildiğimiz bilim neydi ışık kaynağından çıkar dümdüz bir yere gider. Şimdi kuantum fiziği diyor ki hayır ışık sıçrıyor. Hayatın kendisi böyleyse biz de insanoğlu olarak kendi mekanizmalarımızı doğanın dışında kuramayız.

Bu anlattığınız sürece odaklı çalışmayı en çok hangi parti beceriyor?

Bugün hiçbiri değil. Ama şöyle bir umudum var. 2023 seçimlerinden sonra bu partilerin istisnasız hepsi bir biçimde değişecek, değişmek zorunda kalacak.

Kürt meselesini çözmeden, gelir dağılımındaki bu adaletsizliği yumuşatmadan, ekonomide yapısal reformlar yapmadan, dünyanın gidişatı içinden bakarak yeni bir dış politika vizyonu geliştirmeden sorunların üstesinden gelemeyecek. Yani durumu idare edebilme fırsatı yok Türkiye’nin.

Dolayısıyla Türkiye önümüzdeki iki yıl veya sekiz-on yıl içinde zaten kaçınılmaz olarak büyük bir dönüşüm yaşayacak. Burda mesele bütün bu dönüşüm sürecinin birbirimizi kırıp dökmeden, kaos karmaşa olmadan, canlarımız yanmadan, huzur içinde ve hepimizin kendini içinde var edebileceği bir süreçle yaşanması.

Kitapta okuru aktif yurttaş olmaya çağırıyorsunuz. Esasen siz de KONDAdaki aktif görevlerinizden ‘daha aktif bir yurttaş olmak için’ ayrıldığınızı söylüyorsunuz. Kararınızdan memnun musunuz? 

Memnunum. Benim siyasete gireyim, milletvekili, belediye başkanı olayım gibi hayallerim yok ama zihniyet dönüşümüne katkıda bulunma konusunda var. Entelektüel ya da siyasi kadrolarla sessiz kümeler arasındaki diyaloğa katkı sağlamaya gayret gösteriyorum uzun bir süreden beri.

Bu konuda da epey bir mesafe aldığımı sanıyorum. En azından bireysel duygumu tatmin ediyorum diyelim. Ülke için henüz somut sonuçları olmayabilir ama gelecek dönemde olabileceğini umuyorum.

Gençliğimden beri içlerinde olmadığım, izlemediğim muhafazakar dünyanın entelektüelleri ile bir ilişki kurduğumu düşünüyorum. En azından düzenli olarak toplanıp kendi fikrimi anlatmak ve onları dinlemek gibi. Birçok ilde bu tür platformların oluşmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum.

Üç kesim olmadan Türkiye eksik kalır

Yine Türkiye’nin başat aktörleri diyebileceğimiz örgütlü emek ve sermaye kesimlerinin zihni dönüşümünü tetikleyecek işler ne olabilir diye kafa yoruyorum. Başımı kaşıyacak vaktim olmuyor.

15 günde bir Anadolu’da bir ile gidiyorum. Orada bir şeyler söylüyorum, insanlarla görüşüyorum, dinliyorum, öğreniyorum.

Çok basitleştirerek söyleyeyim. Tamam bir siyasi iktidar ve muhalefet var ama özü itibariyle, muhalefette de gördüğümüz gibi aslında üç Türkiye var karşımızda: Muhafazakar, sekülerler, Kürtler.

Bunların birinden birinin olmadığı Türkiye eksik sayılır.

AKP’den kurtulalım derken AKP’ye oy veren insanlardan da kurtulalım demiyoruz. Bu yönetim zihniyetinden başka bir yönetim zihniyetine geçelim diyoruz.

AKP’ye en aşık insanlarla bile konuşabildiğimi gördükçe mutlu oluyorum. Onların da söylenenleri ciddiye aldıklarını gördükçe mutlu oluyorum. Dolayısıyla bu türden bir faaliyet içinde oldukça yoğunum.

Yüzde 90 Kemal bey

Siz ısrarla isimlere değil ilkelere vurgu yapıyorsunuz, zaten bütün söyleşide de bunları konuştuk. Yine de son soru olarak, millet ittifakının adayı kim olacak? 

Görünen o ki altılı masada Kemal beyin aday önerisi yapma yetkisi tartışılmıyor. Aday önerisini masaya Kemal bey getirecek bunu biliyoruz. Kemal bey eğer kendi adaylığını getirirse kabaca İYİ Parti dışındakilerin de kolayca onaylayacaklarını sanıyoruz.

İYİ Parti’nin sanki Kemal beyin adaylığında seçilme konusunda kaygıları var. 

Dolayısıyla Kemal bey kendi adaylığını getirirse İyi Parti tereddütlerini söyleyecek ama günün sonunda evet diyecek diye düşünüyorum. Ama son dakikada şu veya bu nedenden vazgeçerse, başka bir aday getirme ihtimali var mıdır? Az da olsa var görünüyor.

Türkiye siyasetinde böyle sürprizlere çok tanık olduk. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını hatırlayın. Son dakikada çıktı. Yine de şu an yüzde 90 ihtimalle Kemal bey diyorum.

Bekir Ağırdır: Çoktan gidiyor olması gereken iktidar hala iddiasını koruyor