Neoliberalizm 2000’lerin başında henüz gerçek yüzünü göstermemişken günlük hayat ile global dünya düzeni arasındaki bağa işaret etmekte zorlanırdık. Global düzeydeki sömürü ve tahakkümün gündelik hayattaki yansımalarından söz ettiğimizde finansal genişlemenin zenginleştirdiği egemen kimlikleriyle sefa süren üst-orta sınıflar birtakım dergilerin sayfalarında bambaşka şeyler söylüyordu. ‘Söz hakkı’nı ellerindeki medyayla gasp ettikleri için sürdükleri rahat hayatı sanki herkesin hayatı öyleymiş gibi anlatabiliyorlardı.
‘Demir Perde’ ülkelerinin yıkılışıyla serbest pazar ilk kez hayata geçmiş gibi bir inanç peyda olmuştu. Sanki iki dünya savaşını çıkaran o değilmiş gibi. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi ekonomist Joseph Stiglizt, ‘Kükreyen 90lar‘ başlıklı bir kitap yazmıştı, bu dönemi ‘insanlığın en zengin dönemi’ olarak görüyordu. İşte bu ‘zenginlik’ten çıkan inanç da serbest pazar ekonomisinin herkesi kucaklayarak tüm dünyayı zenginleştirip geliştireceğiydi. Bizlere söylenen buydu.
Neoliberalizm o zamanlar, 1970’lerdeki toplumsal hareketleri içine alıp uslulaştırması sonucunda ‘insan hakları’, ‘kadın hakları’, ‘LGBTİ hakları’, ‘azınlıklar’, ‘ırkçılık karşıtlığı’ gibi sözler söylüyordu. Dünya Bankası sivil toplum örgütlerine fonlar aktararak bu konulardaki projeleri destekliyordu.
Neoliberalizmin ‘liberal’ bir yanı vardı sanki. O dönemde erkek egemen diyebileceğimiz bir sol anlayış ise bu konuların ‘devrimci’ değil, neoliberal konular olduğunu söylüyordu. Devrime giden yolda gereksiz konular yani…
Oysa neoliberalizm de bu konulara hiç bayılmıyordu, sadece baş edemediği toplumsal hareketleri uysallaştırmaya çalışıyordu. Pagan bayramlarının Hıristiyanlaştırılıp ehlileştirilmesi gibi. Arundhati Roy, neoliberalizmin bu çabasına ‘direnişin sivil toplumlaştırılması‘ ismini vermişti; toplumsal hareketlerin kazandığı alanların sivil toplum örgütleri aracılığıyla Dünya Bankası tarafından tahkim edilip düzenlenmesi.
Yeni yüz
Neyse ki o günler geçti, maske düştü ve üst-orta sınıfların ideologluğunu yaptığı çehre bozuldu. İçinden geçtiğimiz günlerde gündelik hayat ile küresel politika, yani mikro ve makro arasındaki sıkı bağ çok açık biçimde görülüyor. Elbette “Biz söylemiştik” demekten daha fazlasına ihtiyacımız var. İçinde bulunduğumuz gerçeklik, anlaması kolay olsa da çözmesi zor bir denklem. Çok acı bir gerçek!
ABD vatandaşı beyaz bir kadının ICE görevlilerinin arasında kaldığında onlara bir cevap vermesi, “Si… or…” hakaretinin ardından yüzünden üç kere vurulmasıyla sonuçlandı. Lezbiyen ve üç çocuk annesi Rene Nicole Good oracıkta can verdi. Amerikan hükümetinin bakanları ve sözcüleri Good’u ‘terörist’ ilan etti; ICE görevlisinin nefsi müdafa yaptığını söylediler. ICE görevlisi hala serbest.
ABD Başkanı Donald Trump, Venezula’yı ‘terörist’ ilan edip ilhak etmesinin ardından Wikipedia’da ‘Venezula başkanı’ olarak nitelendirildi.
Grönland’ın ilhakı için hazırlıklar başladı.
Bu arada Türkiye’de 14 senedir psikolojik ve fiziksel şiddet görüp boşanma davası açan kadını eşi ağır yaraladı. Polis memuru erkek, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.
Eşine şiddet uyguayan bir erkek, kadının evi terk etmesi üzerine iki çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti. Katilin sosyal medyada “Kadın erkeği vezir de eder, rezil de” yazdığı, kadını esas suçlu ilan ettiği görüldü.
Ortak mekanizma

Bütün bunlar günlük haberlerin alt alta dizilmesi değil. Hepsinde işleyen aynı mekanizma: baskıcı kontrol (coercive control). Bu, kadına uygulanan şiddet çeşitlerini görünür kılmak için üretilmiş bir kavram. Erkeğin eşini korku, baskı, manipülasyon yoluyla sürekli kontrol etme, izole etme, özgür iradesini elinden alma biçimindeki istismar davranışlarının tümü. Fiziksel şiddet kadar piskolojik şiddeti de gösteriyor. Mağduru finansal olarak kontrol etme, ailesinden ve arkadaşlarından ayırarak izole etme, özgüveni zedeleme, isim takma, değersizleştirme gibi davranışlar tek bir sefer yapılan şeyler değil, tekrar eden örüntüler.
Baskıcı kontrolün amacı, kontrol ettiği kişinin bağımsızlığını elinden almak. En ufak bir bağımsızlık emaresi gördüğünde ise ICE görevlisinin yaptığı gibi “Si.. or..” diyerek öldürür.
ICE görevlileri gerçekte ne işe yarıyor?
Sadece topluma korku salarak terörize etme amacını taşıyorlar. ABD toplumunun sorunlarını yaratan sanki göçmenler, kadınlar ve LGBTİ+ bireylermiş gibi davranarak mevcut iktidar ilişkilerini ve sömürü düzenini koruyorlar.
Toksik erkeklik
Makro düzeyden mikro düzeye aynı mekanizmayla çalışan baskıcı kontrol, toksik erkekliğin ürünü. Kendini sahip sayan, kendinden başka herkesi sömürüp tahakküm kuracağı nesneler olarak gören aslında çok zayıf bir kişiliğin göstergesi. Egosu o kadar kırılgan ki bir kedinin bile kendisinden bağımsız hareket etmesini hazmedemeyen bir zavallı aslında.
Kadın ve LGBTİ özgürlük hareketi daha önceden susturulan şiddet hikayelerini yüksek sesle dile getirdi. Baskıcı kontrol örneği bir hikayede kadının birlikte olduğu erkeğin, kadının kendinden önce yaşadığı tüm cinsel ve romantik ilişkilerin sabahlara kadar sorguladığı anlatıldı. Kadına yaşadıkları tekrar tekrar soruluyordu; bir polisin çapraz sorgusu gibi. Bu çapraz sorguda kadın aşağılanıyor ve dilsiz bırakılıyordu. Sabahlara kadar süren sorgunun gündüzünde ise aşağılamalar, dışlamalar sürüyordu.
Bunu yapan bir polis değildi, kendine muhalif diyen ama erkekliğin kendine sunduğu ‘sahip’ sıfatına sarılan toksik bir erkekti. Kadını mülk edinmiş toksik erkeklik, kendinden önce bu ‘topraklara’ kimin ‘bastığını’ sorguluyordu kadını aşağılayarak. Elbette toplumsal cinsiyet rollerini ve kendisine tanınan ayrıcalıkları sorgulamayan kişilere ‘muhalif’ denilemez, o da ayrı bir konu.
Bu şiddet hikayelerini dinleyen ama şiddet geçmişi olmayan kişiler mağdurun neden bu ilişkiden çıkmadığını sorgulayabilir. Oysa baskıcı kontrol özgüveni zedeleyip öznenin bağımsızlığını yıkarak ilişkiden çıkmasını ve yardım istemesini zorlaştırır. Kimsenin görmediği bir hücreye atılmış, çığlıkları duyulmayan bir mahkum gibidir mağdur.
Baskıcı kontrol, artık global politika düzeyinde ve birçok ulus-devlette uygulanan bir yöntem. Halkları hapseden korkutan ve terörize eden bir mekanizma. Muhafazakar politikanın “Toplumun çekirdeği ailedir” tanımı hayata geçirilmiş durumda. Ailedeki tahakküm sadece toplumlara değil, tüm global politikaya modellik ediyor.
Kendinden sonra gelen erkek egemen soldan çok daha öngörülü biçimde yazan Fredrich Engels’in 150 yıl önce dile getirdiği gibi, ‘ailenin, özel mükiyetin ve devletin kökeni‘ aynı… hepsi toksik erkeklikten geliyor. O yüzden toksik erkekliğe karşı verilen her mücadele, mikro düzeyden makro düzeye kadar geniş yankı buluyor.