
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Kabul edelim ki son haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat yürüttüğü diplomasi atağı baş döndürücü. Önceki yazımda yüksek enerjili bu yeni girişimin tutarlılık sorunundan, temel bir hedefe yönelmekten çok günlük ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir çabadan ibaret olduğundan bahsetmiştim. Son günlerdeki gelişmeleri de dikkate aldığımızda Ankara’nın aslında bir tür ‘barış atağı‘na kalktığını söyleyebiliriz.
Soçi’deki zirve sonrası birdenbire Esad’la yeniden temas kurulabileceği sinyalinin verilmesi, hemen ardından İsrail’le 10 yılı aşkın bir süredir kopuk diplomatik ilişkilerin yeniden normalleştirileceğinin açıklanması ve yine sürpriz bir biçimde Erdoğan’ın Lviv’e giderek Zelensky ile görüşmesi, bu atılımın parçaları sayılabilir.
Daha birkaç yıl öncesine kadar herkesle kavgalı olduğu için eleştirdiğimiz, bıçkın dış politika söylemini iç siyasete malzeme yapan hükümet açısından gelinen noktayı olumlu kabul etmeliyiz. Tabii, güvercin bir diplomasinin atarlı söylemler kadar oya dönüştürülmesi kolay değil. İsrail’e, Mısır’a, Suriye’ye kürsülerden salvolar ve bu kılıcı kanlı siyasete destek vermediği muhalefet partilerini suçlamalar artık zor. İktidara yakın medyanın ‘küresel siyasetin akil adamı, arabulucusu Erdoğan’ imajını şişirmeye çalışacağını tahmin edebiliriz; yine de bir önceki kadar çekici bir malzeme değil eldeki.
Öte yandan böyle radikal dönüşleri ancak Erdoğan gibi bir siyasetçinin pek bir bedel ödemeden yapabileceğini kabul etmek gerekir. Başka birisi söylediklerinin tamamen tersini birkaç sene içinde yapmak zorunda kalsaydı seçmen nezdinde tutarlılığı sorgulanırdı. İktidar açısından Erdoğan’ın karizması bu meseleyi çözüveriyor.
Her neyse, sonuçta iktidar böyle bir çizgiyi tercih etmiş görünüyor ve bunun doğrudan iç siyasetle ve yaklaşan seçimlerle ilişkisini kurmak güç. Ancak dolaylı olarak ekonomide yaratılmak istenen olumlu etki ve bunun seçmen teveccühünü sağlaması üzerinden bir bağlantı kurulabilir.
Şimdi Erdoğan’ın çoklu barış atağının gerekçelerini anlamaya çalışalım ve bunların başarı şansını değerlendirelim.
Suriye
İlk açılım, Şam’la ilişkiler üzerinden geldi. Cumhurbaşkanının, “İlla Esad’ı devireceğiz diye bir derdimiz yok” sözlerinden Ankara’nın konuya ilişkin bir esneklik göstermeye hazır olduğu anlaşılıyor. Fakat bu sözlerin Şam için yeterli olmayacağı açık. Zira Türkiye bugün değil, yaklaşık son beş senedir Suriye’de rejim değişikliği hedefinden vazgeçti. Rusya sahadayken ve Batı yan çiziyorken Türkiye’nin gücü tek başına Esad’ı devirmeye yetmiyor.
Şam ve Ankara’dan gelen karşılıklı açıklamalara bakıldığında, hala taraflar arasında aşılması gereken sorunlar olduğu görünüyor. Türkiye bugüne kadar arka çıktığı muhalifleri terk etmeyeceğini, müzakereler yoluyla bir çözüm aranmasını ve demokrasi vurgusunu tekrarlarken Şam toprak bütünlüğünün altını çiziyor.
Muhaliflerin en baştan beri taleplerinden birisi Suriye’de demokratik bir rejimin tesisiydi. Esad, aradan geçen 10 yılı aşkın sürede dış destekle de olsa düşman olarak gördüğü unsurları sınırının ötesine iteklemişken bunları yeniden nasıl kabul edeceği ve siyasi süreçlerin onların da katılımıyla nasıl yürüyeceği bilinmiyor. Türkiye dışişleri bakanının açıklamaları sonrası satışa geldiği endişesiyle ayaklanan Suriyeli muhaliflerin durumu göz önüne alınırsa geri adım kolay değil. Belli ki bir biçimde bir temas sağlanacak ama devlet başkanları düzeyinde bir görüşme ve tam normalleşmeyi görebilir miyiz emin değilim.
Gerekçeler
Erdoğan’ın şu aşamada bu adımı atmasının üç temel gerekçesi olabilir.
Birincisi, bu açılımın Soçi zirvesi sonrasında yapılmasından da anlaşılacağı gibi Putin’den gelen bir talebin karşılanması. Bunun karşılığında Rusya’nın nasıl bir destek sağlayacağı her türlü spekülasyona açık. Putin’in bunun bedelini parasal olarak yaptığı söylentisi çok can sıkıcı ama ispatlanamayacağı için şimdilik geçelim.
Diğer gerekçe, seçim öncesi iktidarın sığınmacıların bir kısmını daha göndermek suretiyle toplumda yoğun tepki çeken bir konuda adım atmak istemesi olabilir. Ancak bu aslında Esad’la barışma hamlesiyle çelişiyor, zira Şam’ın muhaliflerin geri dönüşüne sıcak bakmadığı açık.
Üçünü olarak, sınır ötesi yeni bir operasyon için yeşil ışık aranıyor olabilir ama bu da bir önceki madde gibi rejimin kabulleneceği bir şey değil. Türkiye’nin terörle mücadele gerekçesiyle de olsa daha fazla alan kontrolü sağlamasına Suriye’nin sıcak bakmadığını biliyoruz.
İsrail
Suriye’ye yönelik barış atağının dumanı tüterken İsrail’le diplomatik ilişkilerin normalleştirileceği açıklaması geldi. Gazze’de sivil kayıplara yol açan operasyonlar sonrasında bu adımın gelmesi çarpıcı çünkü Türkiye-İsrail ilişkileri, 2008 yılı kapanırken başlayan Dökme Kurşun operasyonuyla baş aşağı gitmeye başlamıştı. Bu defa hükümetin benzer hassasiyetlere rağmen bu kararı alması somut beklentilerle alakalı…
Rusya-Ukrayna savaşı sonrası doğalgaz fiyatlarının sıçrama yapmasıyla Doğu Akdeniz gazı Türkiye için hem nihai tüketici hem de transit ülke olarak önem kazandı. Ticari ve politik açıdan aciliyeti artan bu projenin gerçekleşmesi her iki tarafın, hatta AB’nin de lehine olacak. Bununla beraber Suriye’nin geleceğine, İran’ın bölgede dengelenmesine ilişkin iki başkentin konuşacak şeyleri de olmalı. Nihayet, İsrail’le ilişkilerini düzeltmiş bir hükümetin ABD’yle köprüleri tamir etmek için de önemli mesafe kat edeceği açık. Sadece iç politikada Filistinlilerin davasına sırt çevrildiği için belli bir burukluk olabilir ancak ne kamuoyunun ne de hükümetin gündeminde üst sıralara bir madde bu.
Dolayısıyla Suriye açılımına göre başarı şansı daha yüksek, çabuk sonuç verecek bir hamle söz konusu.
Ukrayna
Son olarak sürpriz Soçi ziyaretinin hemen ardından Erdoğan’ın Lviv’de Zelensky’le görüşmesi gerçekleşti. Resmi açıklama, savaşın yarattığı tahribatın giderilmesi için altyapıya yönelik çalışmalarda Türkiye’ye verilecek rol gibi teknik meseleler konuşulduğu gibi bir izlenim uyandırıyor. Oysa gönce Erdoğan’ın, sonra Zelensky’nin beyanları daha önemli bir gündeme işaret ediyor…
Erdoğan, tahıl koridoru diplomasisindeki başarının verdiği ilhamla olacak, Rusya ile Ukrayna arasında sağlanacak bir ateşkeste arabulucu rolüne soyunuyor. Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne vurgu yaptıktan sonra barış masasına oturma çağrısı yapması bu hedefi vurguluyor. Ukrayna topraklarının önemli bir kısmı Rus işgalindeyken bir ateşkese gidilmesi fiili bir toprak kaybını Zelensky’nin hazmetmesi, mevcut durumun dondurulması anlamına gelir. Bu, Kıta Avrupası’nın enerji kriziyle boğuşan ülkeleri de rahatlatacak bir çözüm olur.
Oysa hemen arkasından savaşın başından beri giydiği asker fanilasıyla açıklama yapan Zelensky, ancak Rusya’nın işgal ettiği yerlerden çıkmasından sonra görüşmelerin mümkün olduğunu söyledi. Anlaşılan o ki Batı’dan aldığı yeni silahlarla güney cephesinde baskıyı artıran Ukrayna şimdi değil, daha güçlü bir elle masaya oturmak istiyor.
İktidar, ekonomik krizin önümüzdeki seçim için en büyük risk olduğunu ve savaşı sona erdirmenin hem bu dertten kurtulmada hem de uluslararası itibar için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyor. Ancak Lviv sonrası gelen bu beyanlardan göründüğü gibi bu, kolay bir hedef değil. Daha doğru bir ifadeyle Rusya-Ukrayna savaşı gibi 21’inci yüzyılın en önemli politik olaylarından birini çözmek Ankara’nın kapasitesini aşıyor. Niyeti takdir etmekle birlikte bu hamlenin de başarı şansının şimdilik düşük olduğu söylenebilir.
Sonuç…
Bugüne kadar kavgacı siyasetini eleştirdiğimiz hükümet açısından bu adımlar en azından olumsuzluk hanesine yazılmamalı. Son olarak, bu haftanın gelişmelerine bir kupon yapacak olursam; İsrail adımından iyi haberler beklerken, Suriye ve Ukrayna sorunlarının daha çok su kaldıracağına oynayabilirim.