Atinalılardan Filistinlilere dersler
A

BAHADIR KAYNAK

bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr

Filistin meselesi ne zaman hareketlense, derslerde de bahsi geçen Peleponez Savaşları sırasında Atinalılarla Melianlılar arasında geçen diyalog aklıma gelir. Üstün durumdaki Atinalılar, Melianlıların şikayetlerine aldırmayıp şöyle derler: Güçlü olan yapabildiğini yapar, zayıflar da katlanmaları gerekene katlanır.

Uluslararası ilişkilerde realizmin klasik diyaloglarından biri olan bu ifade, devletler arasında merhametin, acımanın değil güç dengesinin belirleyici olduğunu söyler. Duygular insanlar içindir, devletlerinse çıkarları vardır. Gücü olan çıkarlarının gereğini zayıfa dikte eder.

Çok basit olmakla beraber, zaman zaman ahlaki sınırlarımızı zorlayan bu gerçeği kabullenemiyoruz. Birçok kişi, “Madem ki artık medeni bir dünyada yaşıyoruz, uluslararası hukuktan, kamuoyunun gücünden bahsediyoruz; bu şekilde çıplak güç kullanımını meşrulaştıracak söylemleri kabul etmemeliyiz” diyebilir. Akla yakın gelmekle birlikte uluslararası ilişkilerin hak ve adalet üzerinden yürütülmesinde büyük sorunlar olduğunu, birçok anlaşmazlığı hukuk zemininde çözemediğimizi hatırlatmak isterim. Neticede herkes kendi bakış açısından haklı, karşı taraf da bir o kadar kötücül ve cezalandırmayı hak ediyor.

Mescid-i Aksa’nın bahçesinde çıkan yangını neşeyle şarkılar söyleyerek karşılayan İsrailli aşırılar hepimizi şoka soktu. Ancak onlara sorsak kendilerine göre meşru müdafaa yaptıklarını, Filistinlilerin terörist olduğunu ve tüm Kudüs’ün onlara Tanrı tarafından vaat edilen topraklar içinde kaldığını söyleyeceklerdir. Bu durumda Süleyman Mabedi’nin olduğu yerde inşa edilen Mescid-i Aksa’nın işgalci bir yapı olduğunu düşünüyor olmalılar.

Bize saçma gelse de insanların kendi çıkarları için gerçekleri eğip bükme konusundaki yetenekleri düşünülünce bu sorunun ikna yoluyla çözülemeyeceği de söylenebilir. O zaman en baştaki gibi güç dengelerine bakmak, bir kez daha şahit olduğumuz Filistinlilerin uğradığı haksızlığın giderilip giderilemeyeceğini tartmak gerekir.

İsrail ile Filistin arasındaki güç dengesinin tartışılmaz biçimde Tel Aviv yönetiminden yana olduğunu hemen herkes kabul edecektir. Hamas’ın, İsrail’e yönelik füze saldırılarının, düşmanlarına geri adım attırması elbette mümkün değil. Sadece bölgenin değil dünyanın da en büyük askeri güçlerinden olan İsrail, asimetrik güç kullanılarak bir miktar rahatsız edilebilir, ancak sonuç şimdi yeniden şahit olduğumuz gibi Gazze’ye yönelik sert bir müdahaleyle kanlı bir misilleme olacak. Benzer bir duruma 2008 yılı sonunda başlayan Dökme Kurşun Operasyonu’nda şahit olmuş, ağır sivil kayıplar sonrası Tel Aviv’le ilişkilerimiz bir daha eski haline gelmemek üzere ciddi şekilde bozulmuştu. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde yaşanması muhtemel olaylarla ilgili bir tahminimiz var.

Güç dengesi Filistin açısından karanlık

O tarihten bu yana uluslararası güç dengesindeki değişime baktığımızda durum Filistin açısından daha da karanlık görünüyor. Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında başta Mısır ve Suriye olmak üzere Arap dünyasının desteğini alan Filistinliler, o zaman bile kantarda hafif kalmıştı. Yarım yüzyılı aşkın süredir İsrail kontrolünde olan, bir türlü kendilerine söz verilen devlet statüsüne kavuşamayan bu talihsiz halk, bugün daha da eli zayıf bir konumda. Doksanların başında çaresizce Saddam Hüseyin’in Irak’ından sağladıkları destek bile bugün ellerinde yok. Mısır çoktan davanın peşini bırakıp Batı ittifak sisteminde kendine bir yer buldu. Körfez ülkeleri de eskiden göstermelik de olsa sağladığı desteği bugün sağlamaktan imtina ediyor. Geriye, İran’ın sistem karşıtı pozisyonunun en önemli dayanaklarından İsrail karşıtlığı ve Türkiye’nin çoğu lafta kalan desteği kalıyor.

Bir önceki Gazze saldırısından sonra, Erdoğan’ın Davos’ta Şimon Peres’le meşhur atışması ve hemen ertesi yıl Mavi Marmara gemisi baskını yaşanmıştı. Somut olarak İsrail’i zorlayacak bir tedbir alınamadı elbette ancak yine de sembolik de olsa bazı tepkiler verilmişti. Bunun da ötesinde Ankara ile Tel Aviv arasında doksanlı yıllarda tesis edilmiş olan pozitif hava dağılıp gitmişti.

Geriye dönük bir değerlendirme yaptığımızda, bu soğuk geçen sürecin İsrail’den çok Türkiye için sorunlar yaratan bir dönem olduğunu söyleyebiliriz. Arap Baharı’nın coşkulu erken dönemlerinde koşullar bizim lehimize gelişecek gibi görünürken ilerleyen yıllarda rüzgarın terse dönmesinden en çok istifade eden ülkelerden birisi İsrail oldu. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in iktidardan darbeyle uzaklaştırılması, iç savaş sonucu Suriye’nin kalıcı olarak dağılması ve tehdit olmaktan çıkması, eli zaten güçlü olan Tel Aviv yönetimini daha da rahatlattı.

Biz ise İsrail’le ilişkilerin koptuğu bu sürede ne kadar zemin kaybedebileceğimizi hesaplayamamış görünüyoruz. Yunanistan, Doğu Akdeniz’deki çekişmemizde hem Mısır’la hem de İsrail’le sorunlarımızdan faydalanarak büyük mesafe kat etti. Arkasına Avrupa Birliği’nin de desteğini alan komşumuzu dengelemekte giderek daha fazla zorlanıyoruz. Bundan dolayıdır ki uzunca bir süredir hem Mısır’la hem de İsrail’le ilişkileri geliştirmemiz, dış politikamızı duygusal değil daha reel hesaplar üzerinden yapmamız çağrıları daha da duyulur oldu.

Türkiye ile gerginlik Netanyahu açısında sorun değil

Geçen hafta işin Mısır’la ilgili kısmının bile iktidarın ideolojik bagajları yüzünden içerdiği güçlükleri tartışmıştık. Son saldırılarla beraber İsrail’le bir yakınlaşma planımız varsa o da Kaf Dağı’nın ardına gitti diye yorumlanabilir.

Zora giren iktidarını Filistinliler’e karşı sertleşerek İsrailliler’in güvenlik endişelerini ateşleyerek gidermek isteyen Netanyahu açısından ise Türkiye ile gerginlik çok sorun olmasa gerek. İsrail yönetimi, ABD ile ilişkilerinde Trump’tan sonra Biden yönetiminde de bir pürüz yaşanmayacağından emin, bölgede karşısına çıkacak bir güç olmamasının verdiği güvenle eli yükseltiyor. Fatura ise bir kez daha evinden yurdundan edilen, horlanan Filistinlilerin önüne geliyor. Pek kimsenin acılarına kulak vermediği, belki de bıkkınlık duyduğu bir sorunun talihsiz parçası bu toplum bir kez daha kısa çöpü çekiyor. Belli ki Kudüs’ün İsrail’in başkenti olması sürecine, Batı Şeria’da işgalin daha da yerleşmesine ve ilhak girişimlerine yönelik tepkiler cılız kalacak, herkes kendi gündemine dönecek.

Atinalıların 2 bin 500 yıl önce dediği gibi…

Türkiye’de hiçbir iktidarın İsrail’in politikalarını onaylayacak, olan bitene rağmen ilişkileri tazeleyecek bir politika gütmesi mümkün değil. Ancak ileride olayların sönümlenmesinden sonra belirli adımlar atılabilir. Ankara, Filistin sorununda İsrail’i zorlayacak kartları olmadığını geçtiğimiz süreç içerisinde görmüş olmalı. İsrail’i, Filistinlilere karşı daha adil bir tutum takınmaya yöneltmek için, daha pozitif bir gündem oluşturabilmek, iki ülke arasında ortak çıkarlarımız olduğunu ve bunları Türk kamuoyunun nefretini çeken bir ülkeyle gerçekleştirmenin mümkün olmadığını gösterebilmek gerekir. Bununla beraber İsrail, Türkiye’ye her halükârda ‘kaybedilmiş bir ülke‘ olarak baktığı sürece bir etki yaratılması mümkün değil.

Hepsinden de öte, her ne kadar duygusal bir bağ kursak da Filistin sorununda doğrudan belirleyici taraflardan birisi olmadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Küresel güçlerin politikaları ve bölgesel dinamikler bu mazlum halkın kaderini belirleyecek. O zamana kadar da Atinalıların 2 bin 500 yıl önce dediği gibi ‘güçsüz olanlar katlanması gerekene katlanacak.’