Asıl soru şudur: İktidarın söylemi, siyaseti, stratejisi, toplumsal yapının hangi unsurları ile buluşuyor? Buluşuyor ki desteğini en azından kamuoyu araştırmalarında devam ettirebiliyor.
Evet, ortada otoriterleşen, ekonomik olarak başarısız, kibir etrafında kurulmuş bir tek adam sisteminin kurucuları nasıl oluyor da hâlâ Türkiye’nin önemli partisi olmayı sürdürebiliyor? Bunları pozitivizm meşrep akla gelen bildik nedensellik ilişkileri ile izah etmek de her zaman kolay değil.
Görülmek istenmeyen şu: İktidarın kendine has alanı var. İktidar bir hikâye anlatıyor topluma ve bu hikâyenin gelecekle, gelecekteki refahla, mutlulukla, bağımsızlıkla bir ilgisi var. Siyaset algısını güç-başarı-büyüme fikri üzerine oturtuyor. İstikameti bireysel olmaktan çok kimliksel, ulusal, ama ulus anlamında kimliksel bir söylem geliştiriyor.
Bunlar sadece ülkenin ortalama muhafazakâr ve ortalama milliyetçi değerleriyle kesişmekle kalmıyor, dünya siyaseti bunları besleyecek, otoriter düzenlere yer açacak, onlara ihtiyaç duyacak bir istikamette ilerliyor.
Muhalefet bu iklimi görmezse, bu iklim altında geliştirilen politikalar sahasına el atmazsa, Türkiye’nin önümüzdeki seçimlerde Erdoğan’ın umduğu ve altını çizdiği yeni Türkiye’ye, özetle otoriter, tek adama endeksli, tek parti zihniyetine doğru evrileceğinden korkarım.