Göz göre göre gelen bir felâket sonrasında halkın acısını paylaşmak, yaraları sarmak yapılacak ilk iş.
Bir sonraki adım mutlaka ve mutlaka, bir daha böyle bir felaketin yaşanmaması için insanların sebeb olduğu kusurlara karşı çok radikal tedbirler almak olmalıydı. Nasıl bir şey? Türkiye’de bir daha aynı sebeplerle maden ocağı felaketi yaşanmaması için gerekli her şey. Sadece maden ocaklarında değil, tersanelerde, fabrikalarda, dükkânlarda, hatta bürolarda iş kazası riskini en aza indirecek bütün tedbirlerden bahsediyorum. İşte musibet geldi başımıza; nasihat çıkarmayacak mıyız? Eğer bir hükûmet, halkına biraz antipatik görünmeyi göze alabilse değil işyeri kazalarını, trafik kayıplarını bile asgariye indirebilir pekâlâ. Mâliyet artacakmış, artar; istihdam daralırmış, başka türlü istihdam genişletilebilir. Bazıları homurdanırmış; herkesi her zaman memnun edemezsiniz. Bazen bile bile oy kaybını göze almak gerekir ve ancak o noktadan sonra “fıtrat faktörü” devreye girer.
… Pekâlâ önlenebilir felaketlerin ızdıraplarını “din dili”nin müşfik ve sıcak atkısına sarıp sarmalayarak yatıştırmaya kalkışanları affedemiyorum.
Ve işte tam bu noktada devlet adamlarının “din”le bu kadar samimi ve sarmaşdolaş bir dile sarılmasını kabul edemiyorum. Devlet, halkın inancına saygılı olmaktan başka hiçbir sinyal vermemeli. “Devlet dini”, siyaset tarihinin en berbat, en can acıtıcı icadı.