BİLGEHAN UÇAK
Eskiden haftada birkaç akşam televizyonun başına kurulur, tartışma programlarından birini izlerdim.
Yıllardır hiç seyretmedim ama arada Twitter’a falan düşüyor, askerlik şubesi gibi yan yana dizilmiş, zırcahil acayip gülünç adamlar.
Zaten her konuyu bildikleri için zırcahil olmama şansları yok.
Bunlar milliyetçilik, Türklük gibi konulara girince kırmızı görmüş boğaya dönerler, hele bir de oturup ‘Türkiyelilik’, ‘objektif kimlik’, ‘gönüllü vatandaşlık’ falan dersen iğne üstüne oturmuş gibi bar bar bağırmaya başlarlar.
Sesleri de çok çıkar, bağır çağır, diyeceğini diyemeden, meramını tam ifade edemeden kendini vatan hainleri arasında bulursun.
Bir gezi kitabı hazırlamaya çalıştığım için bugünlerde arka arkaya seyahatnameler okuyorum.
Şimdi gelin, hem biraz eğlenelim hem de şu Türklerin tarihinden çeşitli kesitler okuyalım.
Hani Türk ordusu 2 bin 230 yaşında, Türklük bilinci hep var, işte kanın asaleti…
Bakalım, acaba bugün anladığımız şekilde bir Türklük çok değil 1000 sene öncesinde var mıymış?
Alıntıları ‘Ibn Fadlan and the Land of Darkness’ kitabından yapacaktım ama Türkçesini bulunca, merak edip bakmak isteyenler olabileceğini düşünerek, oradan yapmaya karar verdim: Prof. Ramazan Şeşen’in yayına hazırladığı ‘İbn Fadlan Seyahatnamesi’, Yeditepe Yayınları’ndan çıkmış.
10’uncu yüzyılda yaşamış İbn Fadlan için sanırım ‘Abbasi bürokratı’ diyebiliriz.
Sene 961, Abbasi Halifesi Muktedir tarafından Volga Bulgarlarına gönderilen heyette yer alan İbn Fadlan, gördüklerini kayda geçirerek geleceğe hayli önemli bir belge bırakmış olur.
Prof. Şeşen, kitabı şöyle takdim ediyor: “Bu seyahatname X. yüzyıldaki Türklerin tarihi hakkında en sağlam, en canlı vesikalardandır. İbn Fadlan gibi kültürlü, mütecessis (meraklı) bir kişinin gözlemlerine dayanmaktadır. (…) İbn Fadlan, elçilik için gittiği sırada uğradığı Türk kabilelerinin idaresi, dinleri, adetleri, hukukları hakkında çok değerli bilgiler vermiş, o kavimlerden olan kişilere sorular yöneltmiş, onların mantalitesini anlamaya çalışmıştır.”
Evet, bakalım 10’uncu yüzyılın ikinci yarısında Türkler -tabii ki hepsi değil, İbn Fadlan’ın gördükleri- nasıl yaşıyorlarmış?
Türkler, henüz Müslümanlığa geçmemiş.
Çarpıcı bir tanıklıkla başlayalım: “Oğuzlar büyük tuvalet yaptıktan, işedikten sonra temizlenmezler, cünüplükten ve diğer şeylerden dolayı yıkanmazlar. Suyla ilişkileri yok gibidir. Bilhassa kışın yoktur.”
Biz de öyle şey olmaz, diye geçiyorsa içinizden, şuna ne dersiniz?
“Bir gün onlardan bir adamın evine (çadırına) indik. Oturduk. Adamın karısı da bizimle oturdu. Bizimle konuşurken cinsi organını açtı ve kaşıdı. Biz görüyorduk yüzlerimizi kapadık. ‘Estağfirullah,’ dedik. Kocası güldü.”
Tercümana şöyle söylemiş İbn Fadlan: “Şunu söyle onlara: Sizin huzurunuzda kadın kendi mahrem yerlerini açıyor ve görüyorsunuz. Fakat, mahremiyetini hiçbirinizin uzanamayacağı şekilde koruyor. Kapatıp da size izin vermesinden daha iyi!” Kitaptakinin Türkçesi bozuk olduğu için İngilizceden ben çevirdim.
İbn Fadlan’ın anlattığı ‘Türk aile içi’ yapısı ne kadar farklı bugün, di mi?
Bu örnek çok basit bir şey gösteriyor: Topluluklar tarih içindeki şartlara göre değişir, dönüşür ve hiçbirinin bütün özellikleri ilelebet payidar kalamaz.
Yani, bugünküler de geçici!
İbn Fadlan, Türklerin zinayla ilişkisine de değinmiş: “Zina diye bir şey bilinmez. Şayet birinin böyle bir şey yaptığını öğrenirlerse adamı ikiye ayırırlar. Şöyle: İyice eğdikleri iki ağacın dallarına el ve ayaklarından bağlarlar. Sonra bu gergin dalları serbest bıraktıkları gibi adam da iki parçaya ayrılır.” Çeviri gene benimb
961 yılında olduğumuza göre ‘hukuk sistemi‘ni de o çağın koşulları içinde değerlendirmemiz gerekir tabii.
Türklerin ticarette ne kadar dürüst olduğunu da yazıyor İbn Fadlan.
“Aynı şekilde Türk’ün yurdundan bilmediği bir insan geçse, ona ‘Ben senin misafirinim. Develerinden, hayvanlarından, malından şu kadar ihtiyacım var’ dese Türk ona istediğini verir. Tüccar bu yolculuğu sırasında ölür, kafile dönerse Türk kafileye gelir. ‘Misafirim nerde?’ diye sorar. ‘Öldü’ derlerse kafileyi indirir. Kafilenin reisi olan tüccara gelir, mallarım gözünün önünde açar, ölen tüccara verdiği mal kadarım alır, bir habbe fazla almaz.”
Sağlık meselesinde durumumuzun pek parlak olmadığı aşikar.
“Oğuzlardan biri hastalanınca cariyeleri, köleleri varsa ona bakarlar. Ev halkından başka bir kimse ona yaklaşamaz. Hasta için evlerden (çadırlardan) uzak bir yerde bir çadır kurarlar. Hasta ölünceye veya iyileşinceye kadar orada kalır. Hasta köle veya fakirse onu kıra atıp bırakırlar.”
Bugünden geriye bakarak hastaya niye bakmıyorsunuz demek pek manalı gelmiyor bana, mikrobun keşfine yüzlerce yıl varken, salgınlar, salgın ihtimalleri herkesi bir anda kırıp geçirebilecekken…
Zaten bu yazıyı Türkler iyidir veya kötüdür gibi saçma bir şey söylemek için değil, böyle bir şeyin asla söylenemeyeceğini göstermek için yazdım.
Cümleye tarih boyunca Kürtler şöyledir, Ermenilerle Yahudiler böyledir, diye başlayan çok sayıda insan var.
Milliyetçilik, insanı analitik düşünmekten uzaklaştıran, hamasi sloganlarla dolu, kof bir söylemden başkası değil.
Komplo teorisyenleri televizyon ekranlarında arz-ı endam edip Türk’e Türk propagandası yapmaya devam ederken bin sene öncesine gidip İbn Fadlan’ın peşi sıra biraz dolanalım istedim.
En azından papağanlara marş söyletmekten daha vatanperver bir iş yapmış oluruz.