BİLGEHAN UÇAK
Gecenin bir yarısı, dışarda fırtına kıyamet, şişenin yarısı boş.
Tuğla tuğla üstüme yıkılıyor sanki dünya, neye elimi atsam dökülüyor, yaslandığım duvarlardan, sığındığım kucaklardan yardım umuyorum.
Şu fırtınaya açıkta yakalanmışım gibi; oysa, ev sıcak, söylememeliyim böyle, iyi tereyağı var, buzlukta etler, şişelerce içki, kaz tüyünden yorgan ve bolca sessizlik.
Aznavour çalıyorum, “Sur ma vie” diyor, “Hayatımın üstüne”, birkaç kelimelik Fransızcamla.
Ne yapabilirsiniz ‘hayatım üstüne’ diyebilecek kadar inançla ve güçle?
Ne yaptınız bugüne kadar?
“Hayatımın üstüne / Yemin ettim sana bir gün / Seni seveceğime”.
Kütüphanenin rafından Aznavour’un anılarını indirdim, arkadaki listeden bir isim arıyorum, Marcel Mangel veya Marcel Marceau.
Ölümünün ardından New York Times’ta çıkan yazıda, 1955’te, Paris’te, Olympia Tiyatrosu’nda genç şarkıcı Charles Aznavour’la saksafoncu Sidney Bechet’ın arasında sahne aldığı yazıyor.
Her geçen dakika rüzgârların daha güçlü uğuldadığı bu geceyarısında yetmiş sene öncesine dair bir kırıntı arıyorum.
Olympia’nın sahibi Bruno Coquatrix’e “Sur ma vie”yi dinletmiş Aznavour, öyle yazıyor anılarında, ertesi gün Olympia’da başlamış.
“Bruno’nun o sıralarda sunduğu program uluslararası bir nitelik taşıyordu: Brezilyalı dansçılar, Amerikalı Sidney Bechet, Fransız pandomimci Marceau, bir Ermeni yıldız olarak da ben…”
Anıların orijinali 2003 yılında çıktığına göre, aradan neredeyse elli sene geçmiş ama Aznavour hiçbir sıfat kullanmasa da Marceau’nun adını anmak ihtiyacı hissetmiş.
Bu kitabı iki kere okudum ama Marceau’ya hiç dikkat etmemişim, okuyup geçmişim öylece.
Ama şimdi, işte bu karlı geceyarısında, ‘Direniş’ (Resistance) filmini izledikten sonra, evin içinde Marceau’dan bir iz arıyorum.
Strasbourglu Yahudi kasabın ne Yahudi olmayı umursayan ne de kasap olmak isteyen haylaz oğlu.
Hayatımızı belki de ne yapmak istediklerimizden çok nelerden vazgeçtiğimiz belirliyor.
Vazgeçtiklerimizden kalanları yaşıyor ve buna hayat diyoruz.
O koyu Yahudi kasap babanın, şartlar değiştiğinde, hayatı boyunca sahneye çıkmak istediğini görüyoruz mesela.
Bir büyük ukde olarak kalacağını bile bile atmış içine, gömmüş, kimselere göstermeden, kimselere sezdirmeden.
Marcel’i bir kabarede pandomim yaparken gördüğünde nevri dönmüş, tutup kolundan kasap dükkânına sürüklemişti.
Sahneden, sanattan nefret ediyor gibi gözüküyordu, amaçsız işlerdi, en önemlisi de aç kalma ihtimali vardı.
Oğlunu bu gelecekten korumaya çalışıyordu; ne de olsa sanatçılık, açlıkla atbaşı giden keyfi bir uğraş.
Ama beş yaşında Şarlo’yu seyrettiğinden beri hayali pandomimci olmaktı Marcel’in, yüzünü tebeşirle boyayacak ve sahneye çıkıp mesleğini yapacaktı.
Babası anlayamıyor görünüyordu peşinden koştuğu bu tutkuyu.
Üstelik savaş kapıdaydı.
Eli kulağında Fransa’ya girecekti Almanlar.
“Peki, sen neden tuvalete gidiyorsun?” diye cevapladı ne yaptığını soran babasını.
“Bedenim başka türlüsüne imkân vermediği için” dedi yaşlı adam.
Marcel’in bedeni de başka türlüsüne imkân vermiyordu işte, sahneye çıkacak ve pandomim yapacaktı.
Yahudilikmiş, kasaplıkmış, evlilikmiş, sorumluluklarmış…
Hiçbiri umuru değildi Marcel’in, kabarelerde sahneye çıkmak her şeyden çok heyecanlandırıyordu onu.
Kimse onu izlemiyordu kabarede, biliyordu bunu, ama sahnedeyken kendisi olduğunu hissediyordu ve o tozu yutmaya muhtaçtı.
Aileleri Naziler tarafından öldürülmüş yüzyirmiüç çocuk Strasbourg sınırında Fransızlara teslim edildiğinde savaşın ne manaya geldiğiyle yüzleşti Marcel.
Kendinden ve anlaşılmayan sanatından başka hiçbir şeyi önemsemez gözüken bu hercai oğlan her gün çocukların barındığı kaleye gidiyor ve saatlerini orada, onları güldürmeye harcıyordu.
Sonra, Almanlar Fransa’yı işgal etti.
Hitler, fotoğraf çektirmeye Paris’e gitti.
Marceller de Strasbourg’u çoktan terk edip güneye gitmişlerdi ama Vichy’nin de pek farkı yoktu.
Babası polise yakalandı ve Auschwitz’den dönemeyen milyonlarca insandan biri oldu.
Artık pandomim yoktu Marcel’in hayatında, Lyon’daki Direniş hareketine girmişti.
Bedeni ona pandomim yapmasını, vicdanı ise ne pahasına olursa olsun çocukları ve arkadaşlarını kurtarmasını emrediyordu.
Belalı bir yerdeydi.
‘Lyon kasabı‘ Klaus Barbie, Hotel Terminus’un boş havuzuna dizdiği insanları bizzat kendisi öldürüyordu, tek el silah sesi.
Bir yudum bira içiyordu, biraz piyano çalıyordu, sonra silahını alıp tetiği çekiyordu, yere biri daha düşüyordu, bir yudum daha bira içip piyanonun tuşlarına basıyordu.
Savaşı kaybedince soluğu Latin Amerika’da alanlardan biri de oydu, yetmişlerde Peru’da açığa çıktı kimliği, Klaus Altmann oluvermişti, sorduklarında Lyon’a hiç gitmediğini, Gestapo’da asla görev almadığını söylüyordu, en nihayetinde Bolivya’da yakalanıp Fransa’ya gönderildiğinde sene 1983’tü.
Lyon’da, sekiz sene kaldığı hapisanede, prostat kanserinden öldüğünde yetmişyedi yaşındaydı.
Direniş’teki arkadaşları Gestapo’nın eline geçtiğinde hayat daha da zorlaşmıştı, içi içini yiyordu Marcel’in, birşeyler yapması gerekiyordu, ne olursa, yeter ki bu işgalin bitmesine yarar bir şey yapsındı.
Sanat, hayatta kalmakla eşti sıradan insanlar için; Marcel’e göreyse birilerini yaşatmanın adıydı.
Küçük bir izci birliği olacaklardı, çocukları yanına alarak Alpleri aşıp onları tarafsız İsviçre’ye geçirecekti.
Ölümle dans etmenin çeşitli biçimleri vardır.
Marcel Marceau, bu dansı etmeye gönüllü değildi sadece, hayatın anlamını, varoluşunu orada arıyordu.
Bu çılgın plan sayesinde yüzlerce çocuğun hayatını kurtardı.
Barbie’ye ya da Gestapo teşkilatına yakalanmak, Terminus’un insan mezbahasına atılmakla aynı anlama geliyordu.
Ölüm, huzura, kurtuluşa ermenin adıydı Terminus’ta, lükstü ölebilmek, zordu.
Filmin bir yerinde, çocukları Alplere taşıyan trende Barbie ile Marcel karşılaşırlar.
İzci korosu, vagonda şarkı söyleyerek bekler Barbie’yi.
İçlerinden biri bile deşifre olursa, hepsinin akıbeti bellidir.
Gördüklerinden hayli memnun olan Barbie çekip bir köşeye, yeni doğmuş çocuğuna sanat aşkını nasıl aşılayabileceğine dair fikrini sordu Marcel’e.
Klaus Barbie, gerçek kimliğini bilse sorgu, işkence ve ölüm arasında tercih yaptıracağı Marcel’e akıl danışıyordu.
Onun gibilerden nefret etmesi öğretilmişti Barbie’ye, ediyordu da, hiçbir acıma duygusuna sahip değildi onlar için ama kimlikler bilinmediğinde aralarında bambaşka ve eşit bir ilişki kurulabiliyordu.
Versailles’ın ardından Naziler geldi ama 45’ten sonraki normalleşme döneminin çabuk ve görece kolay gerçekleşmesinin altında belki de bu yatıyor.
Toplumsal çıldırış sönümlendiğinde herkes kendine düşen payı aldı ve yepyeni ilişkiler kurabileceği bir dile döndü.
“Öğrenilmiş nefret” ortadan kalktığında Klaus Barbie ile Marcel Marceau, Alplere giden trenin bir vagonunda, sanattan, müzikten ve Şarlo’dan konuşmaya başlayabiliyordu…