Yazar Zadie Smith Diken'e konuştu: Protest dil olarak dansın gücü yeniden keşfedildi

ECE KARAAĞAÇ

ece.karaagac89@gmail.com

@ecekaraagac_

CAN SEMERCİOĞLU

 @cansemercioğlu

Zadie Smith dünyanın en önde gelen, bir kuşağı temsil eden yazarlarından. ‘Güzelliğe Dair’ romanıyla edebiyat dünyasında sarsıntı yaratan yazarın yeni romanı ‘Dans Zamanı’ ise dans çevresinde ilerleyen bir yoksulluk ve arkadaşlık öyküsü. ‘Güzelliğe Dair’ romanı beyazperdeye de uyarlanan yazarın ‘İnci Gibi Dişler’ romanı da bulunuyor.

Smith’le yeni kitabı üzerinden yazarlık serüvenini, bir yazar olarak karşılaştığı zorlukları, denediği yeni teknikleri ve edebiyata bakış açısını konuştuk.

Özkurgunun oldukça popüler olduğu bir dönemden geçiyoruz. ‘Dans Zamanı’nda olayların büyük bir kısmı sizin de büyüdüğünüz yerlerde geçiyor. Ayrıca isimsiz anlatıcı da Jamaika kökenli bir anne ile İngiliz bir babanın çocuğu. Okur ister istemez arada bir bağ olduğunu düşünüyor. İsimsiz anlatıcı ne oranda sizsiniz?

Yazdığım her şeyle aramda bir bağ var tabii ama ille de otobiyografik anlamda değil. ‘Dans Zamanı’nın özkurguyla alakası olduğunu hiç düşünmüyorum. Benim sorum şöyle aslında: Ya tamamen başka bir hayat yaşamış olsaydım? Ya başka şeylerle uğraşmış olsaydım? Yaptığım şey bir oyuncununkine yakın: rol yaparak bedenimi bir araç gibi kullanmak.

‘Dans Zamanı’ beşinci romanınız ve ilk kez birinci tekilin ağzından kaleme aldığınız bir roman. Bu tercihinizin özel bir sebebi var mı, yoksa bu kendiliğinden gelişen bir durum mu?

Bence birinci tekil şahıs retorik bir aygıt. Yazmanın tüm yönlerine, bilhassa benim için yeni olanlara merak duymam gibi, birinci tekil şahısa da merak duyuyordum. Bana göre birinci tekil şahıs kendine has biçimsel bir kısıttı. Başkalarının zihinlerine hükmetmeye o kadar aşinayım ki, tek bir kişinin bilinciyle sınırlı olmak benim için bir zorluktu. Birinci şahıs kitabın şeklini oluşturdu ve üçüncü şahsın görünürdeki ‘nesnelliğini’ alıp götürdü. Birinci şahısta elinizde olan şey öznel yorumdan başkası değil; bu da benim için güvenilmez bir şey.

‘Dans Zamanı’ aslında iki çocukluk arkadaşının birlikteliğini konu ediyor. İkisi de farklı istikametlere gitse de sonunda tekrar bir araya geliyorlar. Arkadaşlığın günümüzdeki önemi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ömür boyu arkadaşlıklar mümkün mü hâlâ?

Arkadaşlık imandan gelir. Bence arkadaşlığın insan yaşamında kutsal bir yeri var. İdeal biçimiyle – ki o biçimi asla bulamayız – arkadaşlık dışarıyla karşılaşmanın en net tanımı, narsisistik aşkın değil. Arkadaşlığa dair o kadar iyi düşüncelerim var ki ne zaman ona dair bir şey görüp etsem onur duyuyorum. En normal insanlar, şanslılarsa eğer, hayatlarında böyle bir arkadaşları vardır.

Elena Ferrante’nin ‘Napoli Serisi’ de sizin romanınızdakine benzer bir arkadaşlık üzerine kurulu. Arkadaşlık temasının edebiyattaki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Elena muazzam bir ilham veriyor; orası apaçık. Tüm kadın yazarlar için yetkinlik işlevi gördüğünü düşünüyorum: hepimiz aşk hikayesi fikirlerimizden ayrı olarak çocukluk tecrübelerimizin önemli ve anlamlı olduğunu kendi kendimize keşfettik. Ama benim için Ferrante kadar Margaret Atwood’un ‘Kedi Gözü’, Alice Walker’ın ‘Renklerden Moru’su, ‘Jane Eyre’ ve ‘Anne of Green Gables’ ilham verici oldu. Çocukken bu romanlar bana bir kız çocuğunun hayatının anlatılmaya değer olduğuna dair güven verdi. Ama genç bir yazar olarak bu konuda hala gergindim ve risk almaya cesaret edememiştim. Elena bana cesareti hatırlattı.

Fotoğraf: Reuters

2005 tarihli ‘Güzelliğe Dair’ romanınızda resim sanatı önemli bir yer tutuyordu, ‘Dans Zamanı’nın çıkış noktasında ise dans var. Bir yazar olarak diğer sanat dallarıyla ilişkiniz nasıl?

Kuduruk bir tutkuyla. Benim için dans sabah uyanmak için bir sebep; hep de öyle oldu. Hem dans izlemek hem de dans etmek bana kalıcı, güvenilir bir neşe kaynağı oldu. İnternet hakkında ne kadar söylensem de, YouTube’daki tüm o viral dansçıları kaybetsem üzülürüm.

Kitabın yayınlandığı dönemden hareketle soracak olursam: Dansın eskiye göre daha yaygın ve görülür, ‘gösterilebilir’ olması romanınızı etkiledi mi?

YouTube dansı neredeyse hiç görülmemiş biçimde popüler hale getirdi. Yani viral dans hep vardı ama aralarındaki mesafe zorunlu olarak uzaktı; şimdi dalgalar halinde geliyorlar. Artık dünyanın en ücra köşelerinden çocukların kamera önünde eğlenmelerini aktaran haberler görebiliyorsunuz.

Protest dil olarak dansın gücü yeniden keşfedildi. ‘This is America’nın ve Beyonce’nin yeni videosu halkın dans konusunda ne kadar eğitimli olduğunun muhteşem örnekleri. ‘This is America’nın dans sayesinde siyahilerin kültürel üretiminin kısa tarihini anlattığını onlara açıklayacak dans teorisyenlerine ihtiyaçları yok. ‘Lemonade’deki hareketlerin diasporaya atıfta bulunduğunu da anlıyorlar. İşte bunu seviyorum.

Romanda anlatıcı ve Tracey arasında Tracey’nin anneliği üzerinden kurulan bir bağ da var. Sizin de iki çocuğunuz var, annelik deneyiminizin romanınıza bir etkisi oldu mu?

Tüm tecrübelerim gibi annelik tecrübem de bireysel bütünlüğümü etkiliyor ve tabii ki işlerimi etkiliyor. Ama bu bütünlük bana ait ve onu bireysel meselelerden çekip almanın güç olduğunu düşünüyorum. Benim için anneliğin gündelik hayatta değiştirdiği en açık şey zaman oldu. Ursula LeGuin gibi ben de sayısız yazar annelerden biriyim. Çoğu şeyi hafta içi 9.30’la 2.30 arasında yazıyorum. 2009’dan beri hafta sonları tek kelime öykü yazmadım.