
ECE KARAAĞAÇ
ece.karaagac89@gmail.com
@ecekaraagac_
‘Değmez, Gölge,’ ‘Çıt Yok,’ ‘Sincap’ ve ‘Hatırla’ gibi kitaplarıyla tanıdığımız, Türkçe’nin en verimli yazarlarından İsmail Güzelsoy bu kez ‘Süslü Hatıralar Sahnesi’ ile karşımızda. Üstelik İsmail Güzelsoy’un sözcükleri ünlü çizer M.K. Perker’in çizgileriyle buluşuyor bu kez.
Güzelsoy’la yeni romanı ‘Süslü Hatıralar Sahnesi’nin yanı sıra yakın gelecekte okuyacağımız yeni romanlarını da konuştuk.

Öncelikle tebrik ederim! Bu kez bir kardeşlik hikayesi ile karşımızdasınız. Üstelik bir serinin de ilk kitabı. Bu serinin devamında bizleri neler bekliyor?
Bir seriyi, tek bir roman gibi tasarlamaktan özellikle kaçınıyorum. Bütün heyecanımı öldüren bir şey oluyor o zaman. Banknot serisinde bunu yaşadım. Yazmayı arzuladığım bir kitap daha vardı ama bir anda şevkimi yitirdiğimi fark ettim. Bu yüzden olası kitapları, bu kitaplar arasındaki çapraz göndermeleri filan kabaca tasarladıktan sonra tek tek yazıyorum. Bir sonraki kitabın hangisi olacağına baştan karar vermiyorum. Ruh halime göre birine yönelmek daha doğru geliyor. Çok kasvetli bir dönemde fıkır fıkır bir şeyler yazmaya zorlanmak istemiyorum çünkü. Ya da tersi…
Bir kamyon kasasında, İstanbul’a doğru ilerlerken başlıyor Recep ve Erdal kardeşlerin hikayesi. Fakat tüm hikaye büyük olanın, Recep’in gözünden anlatılmış. Üstelik Recep’in de ileride yazar olduğundan, romanlar yazdığından bahsettiği bölümler var. Bu ister istemez yazar ile karakter arasında bağlantı aramaya itiyor okuru. Recep gerçekten de siz misiniz?
Borges gibi cevap vereyim: Bazen. Romanın doğasına uygun bir şekilde sık sık yer değiştirdim ancak anektodların büyük bölümü ya benim ya da abimin yaşadığı şeylerdi. ‘Ruberu’ serisinde çok otobiyografik malzeme var.

Romanın asıl izleği Recep ile Erdal arasındaki kardeşlik bağı desek yalan olmaz. Aslında kardeşlerin didişmesi anlaşmasından sık rastlanan bir durumdur genelde. Bu iki kardeş arasındaki bu özel bağın altında ne yatıyor?
Şefkat ve bir türlü anneye ulaşamama hali. Kardeşlerin ikisi de aslında gözlerinin önünde bir kadının belinin bükülüp hayattan kovuluşuna karşı hiçbir şey yapamayışın acısını yaşıyor. Bunu romanda çok belirgin kılmamaya özen gösterdim. Olabildiğince geride kalsın, iki kardeşin arasındaki ilişkiden rol çalmasın istedim. Başlangıçta annenin varlığını daha belirgin kılmayı düşünmüştüm. “Acaba bu kadına, kocasının yaptığını mı yapıyorum?” diye kaygılandım bir ara ama sonra oturup üzerine kafa yordum ve “Kadının hayattaki kapladığı yerden fazla bir yeri olmamalı romanda,” diye bir sonuca vardım. Onun çilesi, çocukların yaşadığı her şeyde yansır. Çocuklar annenin yazgısını yansıtan birer aynadır aslında.
Romanın ana ekseninde aynayla kurulan ilişkiye de sık sık dönüyorsunuz. Romanda aynaların bu kadar etkin bir rol oynamasının sebebi ne?
Ayna kimliktir. Bence bununla ilgili en belirgin işaret Erdal’ın bir an mırıldanarak anlattığı o durumdu. Asansörlerde kapının tam karşısında bir ayna olma zorunluğu… Böyle bir zorunluk olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Asansörün katta olduğunu anlamanız için kendinizi görmeniz mi gerekiyor yani? Öyleymiş. Ne tuhaf, değil mi? Asansörün kapısını açınca karşınızda, ne bileyim, bir bayrak, bir büst, bir devlet büyüğü portresi değil de kendi görüntünüz olmalı ki kabine adım attığınızdan emin olabilesiniz. Çünkü biz ancak kendimizi gördüğümüz zaman uyarılıyoruz. Bizden bir tane daha olmadığını biliriz ve ne kadar dalgın olsak da ayna bunu fısıldar bize. Bizim biricik olduğumuzu hiçbir sevgili, anne, dost, ayna kadar net söylemez.

Uzun yüzyıllar boyu Rusya’dan Avrupa’ya kadar, pek çok yerde kilise, şeytani olduğu gerekçesiyle aynayı yasaklamıştır. Tam da bu yüzden. Bizim biricik oluşumuzu fark edişimiz sistemi allak bullak eden, şeytani bir durum olsa gerek. İki kardeşin hikâyesi biraz ayna üzerinden okunabilir. ‘Ruberu’ serisinin ikinci macerası tamamen ayna üzerine kurulu olacak zaten. Orada öylesine geçilen bazı küçük ara hikayeler, başka bir romanın bu romandaki izdüşümleriydi. Yavaş yavaş ayna-insan doğası üzerine derinleşeceğiz ileriki romanlarda. ‘Ruberu’ serisi en az dört kitap sürecek. Belki daha bile uzayabilir. Elimde, aklımda ve geçimişimde çok malzeme var bununla ilgili.
Bu romanda M.K. Perker ile birlikte çalıştınız, hikaye M.K. Perker’in çizimleriyle renklendi. Kendi zihninizde kurduğunuz bir dünyayı başka bir sanatçının gözleriyle görmek nasıl bir deneyimdi?
Bir romanın, yetenekli bir çizer tarafından canlandırılması çok heyecan verici. Ancak Kutlukhan çizimleriyle romanı besledi aynı zamanda. Çok özel bir çalışmaydı. Son dakikaya kadar da bana göstermedi çizdiklerini. Resimleri gördüğüm zaman donup kaldım. Bazı resimler benim hayalimdekilerin aynısıydı. Ben resimlerin kenar süsü gibi durmasından çok korktuğum için kitaplarımı kendim resimledim hep ve çizimlerin yazıya katkısı olmasına özen gösterdim.
Doğrusunu istersen Kutlukhan ile bunun üzerine hiç konuşmadık ama demek ki çok benzer şeyler hissediyormuşuz. Bu tür şeyleri değerlendirirken bir an kitabın resimsiz olduğunu hayal edin, ne kaybeder, diye sorun. O zaman resimlerin ne kadar büyük katkısı olduğunu anlarsınız. Bence her çizim romanın doğal bir parçası. Sanki onlar romandan esinle çizilmiş değil de ben onlara bakarak yazmışım gibi, değil mi?
Son olarak, okurlarınızı fazla bekletmeden, önümüzdeki kış aylarında bir roman daha yayımlayacağınızı biliyorum. O roman hakkında da birkaç detay paylaşıp okurlarınızı biraz heyecanlandırmaya ne dersiniz?
Bu kış bir seriye daha başlıyorum. Şu an için adı ‘Can Direği’ olan yeni bir seriye yine yayınevim, Doğan’dan başlayacağız.
Her yazarın aklında, bazen kendisinden bile sakladığı bir hikayenin çekirdeği saklıdır. Uç vermez, filizlenmez ama mayalanır gider. Dile takılmış bir şarkı gibidir. 1997 kışında bir hikâye yazmıştım. Kısacık bir şeydi. Yaşlı kadının kocası ölüyor, kadın hayatını birlikte geçirdiği adamı mezarlığa defnetmek yerine, onlarla birlikte büyüyüp yaşlanan bir ceviz ağacının altına gömüyor. Sonra da kocasının o cevizle bütünleştiğine inanıyor, gidip ağacın gövdesine sarılıyor, onun dalına uzanıyor, aklınca kocasıyla hayatını öyle sürdürüyor, filan.

Bu hikayeyi sevmiştim ama çok hamdı. İşlenmesi gerekiyordu. “Hele bir dur, bir şey çıkacak buradan” filan dedim ama bir yandan da hep not alıp durdum. Sayfalar dolusu notlar birikti elimde. Ağaçlar üzerine çalıştım, insan ve ağaç ilişkisi üzerine ne bulduysam okudum, inceledim. Küçük parçalar halinde yazmaya başladım bir yandan da.
Altı yıl önce, Rusya’da genç bir adamın ciğerinde bir ağaç büyüdüğünü öğrenince “Tamam, başlıyoruz” dedim. Ağaçlaşan insanlar, insanlaşan ağaçlar üzerinden üç roman çıkardım. Dördüncüsü üzerine kafa yoruyorum. Bunlar da, diğer seriler gibi müstakil romanlardan oluşacak ama bu kez farklı bir şey yapıyorum. Her romanda bir sonraki yansıyacak. Hatta birbirini değiştirebilecek.
Yani siz tek başına bu kış çıkacak romanı okuduğunuz zaman kapalı bir sistem oluşacak ama eğer ola ki seneye çıkacak romanı da okursanız, burada anlaşılmayan, karambole geldiğini zannettiğiniz bir ayrıntı can bulacak, boyutlanacak. Ancak ikinci romanı da birinci roman aydınlatacak. Böyle birbirini besleyen üç hikâye olacak. Dördüncüsü büyük ihtimalle daha bağımsız olacak diğerlerinden. ‘Can Direği’, benim çok heyecanla, uzun yıllar üzerinde çalıştığım bir seri olacak. Kısmetse…
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz!
Ben teşekkür ederim.