Eski HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu olduğu ana davanın üçüncü duruşmasında savunma yaptı.

Demirtaş, ‘terör örgütü kurma ve yönetme’, ‘örgüt propagandası’ ve ‘suç ve suçluyu övme’ iddialarıyla 142 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.
Savunmasını, kazdığı hendek ve barikatlarla ilgili hakkında hazırlanan fezlekeler yönünden yapan Demirtaş, “Barikat ve hendeklerle ilgili ilk haberler geldiğinde, bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum. Bunu partililerime bir özeleştiri olarak söylüyorum” dedi.
Hendek ve barikatlara karşı çıkmaya devam ettiklerini ve çeşitli ilçelerde konuşmalar yaptıklarını aktaran Demirtaş, “Bu ilçelerde yaptığımız konuşmaları ilginç bir şekilde merkez medya vermediği gibi, Kürt medyası da vermedi” dedi.
Demirtaş’ın “Bu ilçelerde yaptığımız konuşmaları ilginç bir şekilde merkez medya vermediği gibi, Kürt medyası da vermedi” sözleri Mezopotamya Ajansı’nın haberinde yer almadı.
Mezopotamya Ajansı ve DHA’nın aktardığına göre; Demirtaş’ın savunmasının satır başları şöyle:
AKP’nin son yapılan 1 Kasım genel seçimlerindeki seçim beyannamesinden okuyorum. AKP’nin seçim taahhüdü; ‘Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile uyumlu olarak merkezi idare ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenecektir. Merkezi ve yerel yönetimler, birbirlerini tamamlayan ve vatandaşlarımıza hizmetleri en etkili şekilde ulaştırma sürecinde temel unsurlar olarak konumlandırılacaktır. Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında sağlıklı bir iş birliği ve koordinasyon esas alınacak, yerel yönetimlerdeki her türlü hizmet kamu hizmetinin asıl sorumlusu, yerel yönetimler olması gerektiği düşüncesindeyiz. Mevcut kültür merkezleri yerel yönetimlere bağlanacak, spor yerel yönetimlere bağlanacak, yerel yönetimlerin öz gelirleri arttırılacak, mahalli idarelerin tümünün gelirleri arttırılacak, yerel yönetimlerinin tümünün daha da güçlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılacak. Sağlık, eğitim, kültür, sosyal turizm çevre köy hizmetleri tarım hayvancılık imar ve ulaşım hizmetlerine yerel yönetimlerin etkileri arttırılacak, yeterli kaynak tahsis edilecek büyükşehirlerde ilçe belediyelerinin kaynakların arttırılmasına yönelik tedbirler alınacak, kent konseylerini daha etkin konuma getirecek.’
Bu da AKP’nin özerklik vaadidir.
Kendileri bu vaadi yerine getirmediler, onun yerine bütün yetkilerin bir kişide toplandığı başkanlık modeli, işte adı Cumhurbaşkanlığı sistemi denilen başkanlık modeli tek adam sistemine yöneldiler. Oysa AKP’nin de seçmene vaadi, topluma vaadi yerel yönetimleri güçlendirilmiş, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun bir özerk yerinden yönetim modeliydi.
AKP bunu bizim kadar cesur savunamadı, çünkü yetkiyi yerele devretmek istemez hiçbiri. Ne bir bakan devretmek ister, ne bir milletvekili ne Cumhurbaşkanı. O koltuğa oturan, nasıl havaysa civaysa ben de 12 yıl oturdum, tabii bunun bir buçuk yılı cezaevi koltuğunda geçti ama hiç değilse oturduğum o süre zarfında o koltuğun bana ait olmadığını hissederek oturdum. O koltuk halkın, milletin koltuğudur ve biz orada ne kadar az yetkiyle olursak, yetkiyi ne kadar fazla halka devredersek o kadar demokrasi uygularız düşüncesiyle hareket ettik. Bütün partili arkadaşlarımızın savunduğu buydu… Bizler ta ilk siyasete girdiğimiz günden bu yana savunduğumuz bir siyasi projeyi koşullar ne olursa olsun savunmaya devam ettik hendek barikat döneminde ısrarla parti projemizden geri adım atmamız için demokratik özerklik eşittir hendek-barikat algısı yaratıldı.
Bize bunu yapmaya çalıştılar biz de buna karşı çıktık. Demokratik özerkliği savunduk, hendek-barikatı eleştirdik. Kapatılması için uğraştık ve sonlanması için uğraştık.
Türkiye’de hendek-barikat 2015 yılının sonbaharına doğru ortaya çıkmadı. İlk defa 2014 yılının sonuna doğru Cizre’de ve Diyarbakır-Bingöl karayolunda ortaya çıktı. Çözüm süreci devam ediyordu, Cizre’nin bazı mahallelerinde hendekler kazılmıştı. Diyarbakır-Lice yolunda o dönem orada hendek kazanlar, Cizre’de hendek kazanlar ‘İşte burada emniyet içerisindeki bazı gruplar hiçbir suçumuz yokken gece gündüz evimizi basıp bizi gözaltına alıyorlar. Emniyette karakolda günlerce tutuyorlar ve biz bu şekilde artık gözaltına alınmaktan bıktık’ şeklinde açıklamaları vardı.
Lice-Bingöl yolunda ise orada askeri bir büyük karakolun yapımına karşı çıkan köylüler, ‘Biz karakol yapılmasını istemiyoruz, barış sürecidir gerek de yok. Hem çözüm süreci ve barış süreci neden karakol yapılıyor’ diyordu. Onların da açıklamaları bu şekildeydi. Bu iki olayda da o dönem çözüm süreci heyetimizde bulunan İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle’nin çabası ve gayretiyle hiçbir operasyona, en küçük çatışmaya, askeri veya polisiye hiçbir tedbir almaya gerek kalmadan ikna yoluyla, diyalogla çözüldü. Bir yandan kaymakamla, bir yandan oradaki komutanla, diğer yandan valiyle ve İçişleri Bakanıyla, diğer yandan hendek ve barikatı kazan gençlerle, mahallelilerle ve insanlarla görüşülerek, ikna yoluyla kapatıldı. Niye bu örnekleri veriyorum; çünkü bundan yaklaşık 7-8 ay sonra birçok ilçede ortaya çıkan hendek-barikat, silahlı grupların mahallelerde yol kapatmaları vs. bütün bunlarla ilgili de ilk etapta hükümetle, oradaki kamu yerel yöneticileriyle kurduğumuz temsil bu model üzerineydi. Biz hep birlikte diyalogla bu işi, ikna ile çözelim.
Ağustos-Eylül 2015’te bazı ilçelerde yeniden hendek ve barikatların kazıldığı haberi basına düşünce biz Genel Merkez’de ve Parlamento grubumuzla birlikte de Meclis’te iki kapalı toplantı yaptık. Bizim yerel teşkilatlarımızdan aldığımız ilk bilgiler bunun Cizre ve Lice’dekini aşan, ondan daha yaygın bir şey olduğu şeklindeydi… Gerçekten ilk haberler geldiğinde bu kadar yaygın olduğunu, samimiyetimle ifade ediyorum ki bu aynı zamanda seçmenlerimize, partililerimize karşı bir özeleştiridir; bilmiyordum. Şunu da açık söyleyeyim; insanların büyük bir kısmı ‘Çözüm süreci bitirildi. Yeni bir parlamento oluştu, fakat seçimi tanımadılar seçimi yok saydılar, bizim irademizi, verdiğimiz oyları yok saydılar, dolayısıyla biz, bize yapılmış bu darbeyi kabul etmiyoruz’ diyordu. Daha politikleşmiş talep ve anlayışla mahallede yaşayan sivil insanların büyük bir kısmının da desteklediği bilgileri geldi. İlk anda kapalı Meclis toplantısında, PM toplantısında, MYK toplantısında ne yapabilirizi tartıştık… Hendek-barikat olan tüm ilçeler, 12 ya da 14 ilçeydi, bu ilçelerin tamamında Eylül ayı ortasından itibaren her gün iki veya üç ilçede miting yapma kararı aldık. Parti Genel Merkezinde aldığımız karar şuydu: Gittiğimiz her ilçede halka diyeceğiz ki; ‘Siz bize oy verdiniz, 7 Haziran’da biz seçildik. Evet, siyaset sıkıntılı, siyasette gerilim var ama bu gerilim siyasette kalmalıdır. Hendek, barikat, çatışma, silah yoluyla asla hiçbir gencimiz böyle bir girişimde bulunmamalıdır. Bir bedel ödenecekse de siyaseten biz bedel ödeyeceğiz!’ Dolayısıyla hendek barikatların kapatılması konusunda çağrı yapmak üzere bütün bu ilçelere seri bir gezi düzenleyip miting yapma kararı aldık…
Gittiğimiz her yerde sadece miting konuşması da yapmıyorduk, hakla toplantılar, partimizin bu konudaki yaklaşımları, beklentileri, daha doğrusu halkın bu konudaki önerileri karşılıklı, doğrudan temas da kuruluyordu. Ya burada bir ateş alevlenmek üzere, biz bir damla su taşımaya çalışıyoruz, sırf HDP’ye basın ambargosu uygulama ve hendek-barikat olaylarını HDP’ye mal etmek, 6-8 Ekim’de olduğu gibi özellikle bana mâl etmek için bütün bu açıklamalarımızı görmezden geldiler.
Hendek-barikat ilk ortaya çıktığında da hükümet daha ne yapacağını bilmeden, ben ve partim bütün bu yerleri gezerek ikna etmeye çalıştık ve kamuoyuna açık çağrı yaptık. Kapalı toplantılarda, parti teşkilatlarımız da orada, ne yapılması gerektiğini tartıştık. İkna edilecek, kendiliğinden kapatılabiliyorsa kendiliğinden kapatılma yolu, çok da uzamadan. Çünkü Türkiye yeni bir seçime gidiyor, yeni bir siyasi umut doğuyor.
Biz, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, hendek-barikat kaldırılsın diye bir direniş başlattık. Bunu o kadar çok yerde anlattım ki. Ben o günlerde ‘Biz direneceğiz’ dediğimde beni dinleyen halk anlıyor ne demek istediğimi herkes biliyor. Neyi başlattığımızı biliyor. Çünkü daha Eylül’ün ortasında başlattık biz o süreci. Sokağa çıkma yasakları başlayınca da sürekli bir faaliyete dönüştürdük. Sokağa çıkma yasakları sırasında ağır hak ihlalleri yaşanıyor, insanlar ölüyor, diyalog kurmamız da imkansız hale geliyor. Kimseyi ikna etme şansınız yok, çünkü giremiyorsunuz. Dolayısıyla her yerde kapsamlı sivil itaatsizlik başlattık ve biz bunun adına ‘Direniş’ dedik. Aslında açıklamanın kendisinde de böyle izah etmişim de, ‘Demirtaş’ın hendek-barikattaki terör faaliyetini direniş olarak adlandırdığı ve destekler mahiyette konuşmalar yaptığı’ bu şekilde çarpıtılmış.
Hükümetin o dönemde yapmaya çalıştığı şuydu; bizden, özerklikten vazgeçmemizi istiyorlardı. ‘İşte özerklik budur. Bak, özerklik hendek-barikattır, siz de çıkıp bunu lanetleyeceksiniz.’ Biz özerkliği savunuyoruz, biz hendek-barikata karşıyız, durdurmaya çalışıyoruz ama hükümet, 10-11 yıldır istikrarla savunduğumuz bir siyasi projeyi, bu gerekçeyle ‘Çıkacaksın lanetleyeceksin’ diye siyasi baskı yapıyordu. Biz de kendimizi anlatmaya çalışıyorduk. Kusura bakmasınlar, hendek ve barikat var diye yıllardır savunduğum demokratik özerkliği savunmaktan vazgeçemezdim. Ama o dönem hendek ve barikata da karşı çıkmaya devam ettik. Bu ilçelerde yaptığımız konuşmaları ilginç bir şekilde merkez medya vermediği gibi, Kürt medyası da vermedi. Bütün o hendek olaylarını HDP’ye ve bana mal etmek için basın bu konuşmalarımızı vermedi. Sesimizi ilçe halkı dışında kimseye duyuramadık. Biz hendek ve barikat olayları kaldırılsın diye bir direniş başlattık. Bizim bu direnişimiz, iddianamede farklı yansıtılmış.”
Birileri çıkıp AKP’ye ‘Başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yaptığında geri adım atar mı? İnanıyorsa atmaması lazım. Biz de atmayacağız dedik. Demokratik özerkliği savunmaya devam edeceğiz dedik. Ama hendek-barikata da karşı çıkmaya ve kapatmak için uğraşmaya devam edeceğiz. Yapacağımız üçüncü şey de; siviller katlediliyor, ağır insan hakları ihlalleri yaşatılıyor, sivil yerleşim yerleri yakılıp yıkılıyor ve biz halkımıza, seçmenimize sahip çıkacağız. Hükümet de bu ağır insanlık suçundan dolayı teşhir edeceğiz.
Yüzlerce sivil katledildi, hepsi dosyalarda olduğu için tek tek burada okuyacağım, anlatacağım. Bebekler de katledildi. Yaşlı kadınlar da katledildi. Cenazeleri de günlerce çürüyene kadar sokaklarda bekletildi. Cenazenin alınmasına izin verilmedi. Keskin nişancı kurşunuyla katledilmiş bir kadının cenazesi 8 gün boyunca sokakta kaldı. Damadı ikinci gün, cenazeyi almak için evden çıktı, sokağa yürüdü, damadını vurdular, orada öldü. O cenaze de orada kaldı. Sekizinci gün, bizler Ankara’da girişimde bulunup Bakanlık, Başbakanlık, Meclis nezdinde kıyameti koparmamıza rağmen cenaze sekizinci gün oradan alınabildi. Bunun hendek-barikatla, özerkliği savunmakla, birilerinin eline silah almasıyla ne gibi bir alakası olabilir? Yaşlı, 76 yaşında bir kadın. Hepsini belgeleriyle ortaya koyacağım. Benim partim buna karşı nasıl sessiz kalabilir?
O kadar acı şeyler yaşandı ki. Hiçbirinizin bunlardan haberi olmadığından eminim, çünkü okuduğunuz gazetelerde ve izlediğiniz gazetelerde yoktu. Bizler ancak tutuğumuz arşivle bunları belgeledik. Hem ulusal mahkemelerde hem de uluslararası mahkemelerde bunun yargılaması devam ediyor. AİHM tahmin ediyorum ki yakın zamanda bununla ilgili çok ciddi bir karar verecek. Karar ne yönde olacak? Göreceğiz, ama ağırlıkla ihlal kararı olacağından şüphem yok. İnsanlık suçu dediğimiz şeyler işlendi.
Bunlar Türk devlet yetkilerini kullandılar. Tamamı tutuklu, tamamı. Cizre komutanı, Sur, Silvan dahil olmak üzere, oradaki şehir operasyonlarını yöneten Adem Huduti dahil Yüksekova komutanı, Nusaybin komutanı, Şırnak komutanı. Tek tek, isimleriyle birlikte görevleriyle birlikte size anlatacağım. Hepsi darbeden tutuklu. Emniyet amirleri, hepsi açığa alınmış tutuklu. Aralarında kaymakamlar var. FETÖ’cü olarak tutuklu. Bunlar, hendek-barikat bahanesiyle bizim sorunu diyalogla çözmemizi engellerken içeride de bir vahşet yaşanıyordu. Bosna gibi bir katliam yapıyorlardı. Abarttığımı düşünmeyin. Hepsini burada tek tek anlatacağım. Madem dava açıldı bana, madem ben hükümet yetkilileri ve devlet görevlileri demek suretiyle ‘örgüt propagandası’ yapmışım, o halde anlatayım. Başka türlü içinden çıkamayız. Ne vahşetler yaşandığını göreceksiniz. Bu ülkede hakim olduğunuza utanacaksınız. İnsan olduğunuza utanacaksınız. Ben utandım. İnsanlık vicdanı, ahlakı taşıyan herkes utanır.
Bize ‘Siz Türk polisi ve askeri sivil mi öldürdü’ diyorsunuz diye tepki gösterdiler. Peki 15 Temmuz için ne diyeceksiniz? Öldürenler Alman polisi mi, Fransız askeri mi? Sizin yargıladıklarınız kim? Oradaki operasyonları yöneten üst rütbeli komutanların tamamı ya açığa alındı, ya da tutuklandı. 15 Temmuz olmasaydı, bunlar şimdi kahramandı. Bunların 15 Temmuz’da Meclisi bombaladığına inanıyorsunuz, ama bölgede sivil öldürdüklerine inanmıyorsunuz. İnsanlar halen inanmıyor, çünkü orada yaşananları bilmiyor. Bu kişiler yaptıklarından dolayı yargılanmıyor, ama biz bunları söylediğimiz için yargılanıyoruz.”