İnsan olmak…
İ

Alper Hasanoğlu
Alper Hasanoğlu
Alper Hasanoğlu, 1967 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl Çorlu Devlet Hastanesi Acil Birimi’nde pratisyen hekim olarak çalıştıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji İhtisası yaptı. Fizyoloji İhtisasında özellikle stres fizyolojisi ve epilepsi üzerinde çalıştı. Ardından İsviçre’de psikiyatri ihtisası yaptı ve Basel Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Türkiye’ye döndüğü 2010 yılından beri kurmuş olduğu TherapiaGroup çatısı altında ekibiyle birlikte klinik çalışmalarına devam ediyor. Remzi Kitabevi’nden yayınlanmış üç kitabı bulunmaktadır: Bir Terapistin Arka Bahçesi (2009), Aşkın Halleri (2010), İlişkilerin Günlük Hayatı (2013).

 

alper hasanoglu kelleALPER HASANOĞLU

@AlperHasanoglu

Eminim benim cehaletimdir.

Takiyettin Mengüşoğlu’nu yeni tanımış olmak benim ayıbım olsa gerek.

Ben felsefeyle yeni yeni ilgilenmeye başlayan bir psikiyatrım. Felsefeye olan profesyonelce ilgim danışanlarımın varoluşsal sorularıyla karşılaşmaya başladığımda ortaya çıktı esas olarak.

İsviçre’de klinikte çalışırken varoluşsal sorunlarını bile dile getiremeyecek kadar hasta olan insanları tedavi etmeye çalışıyordum.

Elbette daha hafif vakalar da geliyordu ve onların hayata tutunma çabaları beni daha önceleri kendi hayatı anlamlandırma çabalarım nedeniyle ilgilendiğim, okuduğum isimleri başka bir gözle okumama neden olmaya başladı.

İstanbul’a dönüp muayenehane açtığımda Carl Gustav Jung’un Burghözli’den ayrılıp muayenehane açtığında günlüğüne yazdıklarını ben de düşündüm. Bizde yazma kültürü gelişmemiş olduğu için sanırım, günlük tutmuyordum ve yalnızca düşünmekle yetindim.

İnsanlar hayatın içinde öylesine savruluyorlardı, hayatlarıyla ne yapacaklarından o kadar bihaberdiler ki, kendilerini hayatın içinde nereye ve nasıl ve neden konumlandıracaklarını bilmiyorlardı.

Ne yapacağını daha net olarak bilenler dini inançları güçlü olanlardı. Çünkü onların neyi yapıp neyi yapmayacaklarıyla ilgili kafaları daha az karışıktı. Seküler olan ve dinsel söylemleri hayatlarının odağına yerleştirmeyenler için hayat çok daha zordu. Çünkü neyin doğru neyin yanlış olacağına karar vermeleri gerekiyordu ve bunun için de ellerinde çok fazla yol gösterici yoktu.

Ve kapitalizm insanı neyin mutlu edeceğine dair korkunç bir bombardıman yapıyordu. Bütün reklamlar, bütün popüler dergiler, en çok okunan bulvar gazeteleri tüketmeyi, daha çok tüketmeyi öneriyordu. Bunu yapamayacak %90 hayatta kalmaya çabalıyor, televizyonda izlediği dizilerden etkilenerek zengin olma hayalleri kuruyor ve mutsuzluklarının kızgınlığını yaşıyorlardı.

Zengin olanlar ise alabilmek için çırpındıkları tekneleriyle ne yapacaklarını bilemiyor, teknenin kıçında oturup akşam serinliğini tenlerinde hissederek doğanın tadını çıkarmak varken, tekneleriyle ne yaptıklarını İstanbul’a döndüklerinde o sırada ‘in’ olan bar ve kafelerin önünde kalın purolarını tüttürürken nasıl bağıra çağıra yan masada oturan diğer tekne sahiplerine anlatacaklarının hayalini kuruyorlardı.

Satın almanın ve daha çok mala sahip olmanın kendilerine neden yetmediğini ve hala neden mutsuz olduklarını anlamıyorlardı bir türlü.

Bir de hırsla ‘yukarılara’ tırmanmaya çalışan beyaz yakalılar vardı. Eğitimliydiler, en az bir yabancı dil biliyorlardı ve iki bin lira daha fazla maaş alabilmek için insanlık dışı şartlarda çalışmaya itiraz etmiyorlardı. Gece yarılarına kadar, hafta sonları ve patron dön derse tatilini yarıda kesip işinin başına dönüp çalışmaya razıydılar.

Tek hedefleri vardı, çalıştıkları şirket gibi bir şirket kurup zengin olmak ve ikinci el aldıkları Rolex’i birinci elle değiştirebilmek. Yeni mezun olup ilk işlerine başlayanlar bile altlarına Passat değil de Jetta verilmesine bozuluyorlardı.

Herkes her şeyin hakkı olduğunu düşünüyor, hatta inanıyordu. Ama hayat bir türlü anlamlı olmuyordu işte. Onlar da enerji uzmanlarına, şamanlara, astrologlara gitmeye başladılar. Aklı başında koca koca adamlar şirketlerini yönetirken çıkan sorunlarla neden başa çıkamadıklarını boğa burcundan filan olmalarıyla açıklıyorlardı.

Burçlarının özelliklerini o kadar çok arıyorlardı ki kendilerinde, sonunda o burcun özelliklerine uygun davranmaya başlıyorlardı. İnsan burcuna uygun hareket ediyorsa neden uğraşsın ki kendini değiştirmek için, değil mi? Onlar da bilmiyordu. Kimisi Uzakdoğu’ya bir hafta boyunca susmak için gidiyor, kimi yoga yapıp bunun fotoğraflarını Instagram’da yayınlıyordu.

Yoga yapmalarında hiçbir sakınca yoktu elbette ama ‘bir lokma bir hırka’ yaşayan Budist rahiplerinden Instagram’ı olan var mıydı acaba, bunu merak etmişler miydi? Yapmak yetmiyordu işte, göstermek de istiyorlardı. Görünmek, takdir edilmek, özenilmek. Ne kadar zor bir hayat!

Evet danışanlarım bana hayatlarının manasız olduğunu anlatmaya başladıklarından beri, ben de hayatın anlamı üzerinde daha profesyonelce düşünmeye ve okumaya başladım. Sosyoloji, antropoloji ve felsefenin insanı odak noktasına alan metinlerini bulup çıkarmaya başladım.

Antropoloji zaten insan bilimi demekti. Antropolojik felsefe ya da felsefi antropoloji okumalarım hızlandı ve yavaş yavaş psikoterapi eğitiminin içinde mutlaka felsefe ve antropolojinin yer alması gerektiğini düşünmeye başladım.

Bu sırada elime Takiyettin Mengüşoğlu’nun ‘İnsan Felsefesi’ kitabı geçti. Doğu Batı Yayınları’ndan çıkmış kitap. Mengüşoğlu, 1908 – 1984 yılları arasında yaşamış olan en önemli felsefecilerimizden biri.

Felsefe eğitimini Almanya’da tamamlamış ve sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne gelmiş, 1937’de. Profesörlüğünden itibaren kürsüsünü felsefi antropolojiye ağırlık veren bir yönelimle yönetmiş.

Mengüşoğlu insanı tanımlarken, onun varlık koşullarını oluşturan fenomenlerden söz ediyor: “Bu fenomenler insanın bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden belirleyen, isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendisini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten, eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, biyo-psişik bir yapıya sahip olan bir varlık olduğunu gösteriyor.”

“(…)İnsanın yapıp-eden bir varlık olması için, onun aktif olması ve yapıp-ettiklerini bilmesi gerekir. Ne yapacağını bilmeyen insan hareket edemez, pasif kalır. Halbuki insan hayatı, duraklama, dinme bilmeyen bir akıştır.”

Hayatın bu akışı içinde insanın tek başına olmadığını, başka insanlarla ilişki içinde olduğunu söyler Mengüşoğlu. Bu da diğer insanların yapıp-ettiklerine belli bir tavır takınmasını gerektirir. İnsanın yapıp-etmesi, tavır takınması ancak yönünün önceden belirlemesiyle mümkün olur. Ve doğal olarak önceden görme ve önceden belirleme bilgiyle doğrudan ilgilidir.

Ama “O (insan) yapıp-etmelerinin arkasında bulunursa, yani onların gerçekleşmesini isterse onları sürdürebilir ve bir şey elde edebilir; yoksa insanın başarılı olması olanaksızdır.”

Şöyle devam eder Mengüşoğlu: “İnsan ancak yapmak istediklerini, kendisini ortaya koyabileceği hareketleri gerçekleştirmek ister, yani insan ancak istediği bir hareketi ‘öne almak’ veya sonraya bırakmakta zorlanmazsa, kendi hayatını düzene koyabilir; yoksa o kendi hareketlerinin bir otomatı olur. Her otomat gibi ‘isteme’den yoksun kalır; istediğini değil, zorlandığı işi yapar. Halbuki insan ancak istediğini yapabildiği, zorlanmadığı zaman, onun yaşadığı hayat, kendi hayatı olur.”

Bazen çok zor koşullar altında yaşamaya mecbur olabiliriz. Hatta bu koşullar o kadar zor olabilir ki, bu koşulları alt edemeyeceğimizi düşünebiliriz.

Bu durumlardaki insanı anlatırken resilience’ın felsefi açıklamasını yapıyor sanki Mengüşoğlu: “Fakat böyle zamanlarda bile insan yaşamasını sürdürüyor. Bu ancak insanın bu durumları ideleştirmesiyle, onlara bir anlam vermesiyle, onlarda bir değer görmesiyle gerçekleşebilir.”

İnsan yapıp-ettiklerine bir anlam verdiği sürece yapıp-etmeye devam edebilir. “İnsan kendisini yapacağı işe vermezse, onu sevemezse, o zaman insanın istemeden yuvarlandığı veya isteyerek girdiği bu durumların içinden çıkması olanaksız olur.”

Sevmek de yetmez, çalışmak gerekir der Mengüşoğlu. Çalışabilmesi de eğitim almasıyla, öğrenmeyle mümkündür.

“İnsan adını alan varlık tek başına yaşayamaz; o bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Fakat insan disharmonik bir varlık yapısına sahiptir; (burada psikolojinin kıyısından geçiyor Mengüşoğlu) insanın bu varlık yapısı, hem iyinin, hem kötünün, hem haklılığın, hem haksızlığın, hem melek-olmanın, hem de şeytan-olmanın birbirine karşıt ‘çekirdeklerini’ içinde taşır. İnsan bu disharmonik yapısını dizginlemek için devlet kurmak zorunda kalmış ve bu kurumu geliştirmiştir. (…) Devlet, hem bir insan başarısıdır, hem de öteki insan başarılarının kurucusu ve koruyucusudur.”

“Fakat,” der Mengüşoğlu, “eğer insan, inanan bir varlık olmasaydı o zaman onun gerçek durumu nasıl olacaktı? İnanmayan bir varlık nasıl çalışabilirdi; yapıp-ettiklerini nasıl ideleştirebilirdi; nasıl kendisini yapıp-etmelerine verebilirdi; nasıl devlet kurabilirdi; nasıl kendini eğitebilirdi? (…) Fakat burada inanma, dogmatik olma, her şeyi olduğu gibi kabul etme anlamında anlaşılmamalıdır. İnanmanın din şeklini alması bile zorunlu değildir. Hatta inanmanın din şeklini alması zararlı bile olabiliyor. Çünkü din, halis inanmayı kalıplaştırıyor; onu buyruklar şekline sokuyor. Bu da inananların sömürülmesine neden oluyor.”

Mengüşoğlu ayrıca sanat ve dilin de önemli olduğunu söylüyor insan olmak için.

Yukarıda anlam krizi içinde hayatın içinde yüzüp duran insan tiplerinin hiçbiri hayatı Mengüşoğlu’nun tanımladığı gibi yaşamıyor. Sorun da buradan kaynaklanıyor zaten.

Evet psikoterapinin felsefeyle işbirliğine girmelerinin ve insan olmanın tanımını birlikte yapmalarının zamanı geldi.