mustafa.domanic.diken@gmail.com
3 Kasım 1996’da Polis Okulu müdürü Hüseyin Kocadağ’ın kullandığı Mercedes araba önüne aniden çıkan kamyona çarptığında Türkiye de çarpılmıştı. Arabadan aşiret reisi milletvekili Sedat Bucak, MİT’in tetikçisi olduğu iddia edilen Abdullah Çatlı ve sevgilisi çıkmıştı. Türkiye sarsılmıştı çünkü bir milletvekilinin aranan bir kişiyle ilişkisi kanıtlanmış, derin devletin bağlantılarından sadece biri, ama kilit bir tanesi, kendini ele vermişti.
Susurluk bugün olsa?

Peki, Susurluk kazasını bugün yaşasak? Mesela Türkiye’ye girişi yasak olan, uluslararası çapta terör finansmanıyla adı anılan Yasin El Kadı, Başbakan’ın korumaları ve oğlu Bilal eşliğinde havaalanı yolunda kaza yapsa şaşırır mıyız? Haber bile olmaz, çünkü zaten Yasin El Kadı’nın bırakın ülkeye hukuksuz girmeyi, ticari ilişki kurmayı, Başbakan’a dış politika tavsiyesi bile verdiğini biliyoruz.
Uluslararası ambargoyu delip Türk bankacılık sistemini zan altında bırakacak şekilde, rüşvet vererek sırtımızdan milyarder olan, Boğaz’da aldığı iki yalıyı tünelle birleştiren genç İran’lı Reza Zarrab’ın uçağı, kolunda 700 bin dolarlık hediye saat olan Zafer Çağlayan ve ailesini taşırken kaza yapsa? Allah korusun tabii, trajik bir haber olur ama Türkiye çarpılmaz değil mi?
İleri değil geri gitmişiz
Yani Türkiye devlet içindeki pisliklerden arınma konusunda ileri değil geri gitmiş diyebiliriz. Susurluk sonrası kurulan ve Türkiye’nin bağırsaklarını temizlemesine katkı yapan meclis komisyonları bile ortada yok. Aydınlık için 1 dakika karanlık eylemi yapsak mahallenin elektriğini hepten kesebilirler…
Bunları söylerken aynı senaryonun tersini de değerlendirmeliyiz. Ya 17 Aralık Susurluk öncesi Türkiye’de olsaydı?
Bugün bazı kilit gazetecilerin isimlerini, arabalarına bomba koyularak öldürüldükleri sokaklara veriyor olabilirdik. Ayetlerle ilgili sohbeti yüzünden birileri Egemen Bağış’ı hedef alabilirdi. Gezi’de yitirdiklerimiz adına bir marjinal örgüt intikam peşine düşebilirdi.
Alıştık
Bunların hiçbiri olmadı. Hatta Erdoğan’ın müsteşarının “Kapıyı kırıp alın” talimatına rağmen hükümeti rahatsız eden yazarlar yazmaya devam etti. Bağış hala sırıtıyor, Erdoğan Twitteri yasaklamasa Cuma günü bir ayet daha patlatırdı hatta. Bizler şiddete taviz vermiyoruz, nefretimizi körüklüyoruz. Çünkü barış ve güvenlik ortamının dayanılmaz hafifliğine alıştık.
Gezi olayları sırasında, Gazi olaylarıyla ilgili belgeselleri tekrar izlemiştim. Halkın üzerine açı gözetmeden mermi yağdıran polis ve jandarma, suçları örten, örttüğü için milletvekili dokunulmazlığı verilen vali ve emniyet müdürü. Gezi olayları o gün olsaydı zayiatın daha büyük olacağı kesindi. Belki Taksim’de, Beşiktaş’ta değil ama yine Alevi ve Kürtlerin ağırlıklı olduğu mahallelerde kan akacaktı. Hatay Dörtyol iki değil, onlarca şehit verebilirdi. Hiç şüphesiz bu şiddeti bir askeri darbe takip ederdi. Yüz binler hapis yatardı.
Bugün darbe kimsenin düşünmediği bir olasılık oldu. Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve diğer davalar yüzünden değil, elle tutulur hiçbir kitle istemediği için askerin sokağa çıkmasına ihtimal verilmiyor. Kimse istemiyor çünkü sivil iradenin dayanılmaz hafifliğine alıştık.
Ucuz bir bedel

Biz bu alışkanlıkları son 15 senede kazandık ve bu 15 senenin 12’si AKP’li yıllardı. AKP başardı demiyorum. Tayyip Mayyip, Türkiye belki zaten yürüyecekti. Ama son 50 yılın Türkiye’sini görmüş orta yaşlı bir kitlenin nasıl düşündüğünü anlamak gerekir diyorum. Birçoklarına göre faili meçhullerin, bombaların, suikastların yanında ayakkabı kutuları ucuz bir bedel.
AKP’yi devirmek isteyen partiler bu karşılaştırmayı anlamak ve bu kazanımları sahiplenmek zorunda. Sahiplendiklerini herkesin gözüne sokmak zorundalar. Bunu yapmazlarsa daha uzun süre alternatif olamazlar.
