Sur bizi affeder mi?
S

 

 

hurrem sonmez kelleHÜRREM SÖNMEZ

Tahir Elçi’nin öldürülmesinden bu yana bir ay geçti.

Elçi’nin öldürüldüğü yer 27 gündür abluka altında. Dört Ayaklı Minare’nin olduğu yere gidemiyorsunuz şimdi artık. Sur’un labirent gibi daracık sokaklarında dolaşamıyorsunuz, Hasanpaşa’da çay içemiyorsunuz. İç içe geçmiş evler arasından sızan güneş ışığının fotoğrafını çekemiyorsunuz. Kurşunlu Camii’ni, kiliseleri göremiyorsunuz.

Diyarbakır’ın Sur’u Sur değil artık

Belki de benim gibi görmeye cesaret dahi edemiyorsunuz. Öyle ürkek, öyle yabancı adımlarla uzaklaşmak istiyorsunuz artık o iyi bildiğiniz, geçmişte sizi sarıp sarmalamış sokaklardan, silah sesleri altında.

Belli ki Diyarbakır’ın Sur’u Sur değil artık. İçinden Sur’u çekip aldığınızda Diyarbakır’dan geriye ruhsuz bir beden kalır, beton yığınları kalır, içinizde sızlayan derin bir boşluk kalır.

Diyarbakır’dayken orada değil başka bir yerdeyim artık, üstelik ben de başka biriymişim gibi. Mahcubiyet ve üzüntüyle karışık bir duygu içinde şehre bir yerinden iliştirilmişim gibi eğreti bir duygudayım artık. Çünkü benim kıyısından bakıp, yüzleşmeye cesaret edemediğim, aksine uzaklaşmak istediğim duygu birilerinin hayatının orta yeri. Çocukların okulları ile evleri arasındaki mesafe, esnafın her gün gittiği dükkanının kapısı, benim alışveriş yaptığım  çay içip insanlarla hoş beş ettiğim yer başkalarının çocukluğu, gençliği, hatıraları ve tüm hayatı.

Hepimiz bir parça sürgünüz artık, hepimiz bir parça aidiyetsiz

Fezadan baksanız şu koskoca yeryüzünde bir nokta bile teşkil etmeyecek kadar küçücük bir toprağı, insanlarına yasak etmiş devlet. O küçücük toprağın üzerinden bakan için ise geçmişi ve geleceği, bütün bir hayatı, girmesinin ve çıkmasının yasak olduğu o mahalle içinde.

Mahcubiyetim bundan. Kaçıp sığınabileceğim, saklanabileceğim, hiçbir şey olmamış gibi yapabileceğim başka başka sokaklarım, caddelerim olmasından. İçimdeki boşluktan. Ama içimizdeki o boşluk yüzünden hepimiz bir parça sürgünüz artık, hepimiz bir parça aidiyetsiz.

Elde var bir kurşun

Diyarbakır’dan döndüğümde Tahir Elçi cinayetiyle ilgili bazı yeni bilgiler okuyorum. Şüphelilerin içinde olduğu aracın durdurulmadan önce ‘sivil’ bir araç tarafından da uzun süre takip edildiğini örneğin.

Cinayetin üstünden bir ay geçmiş, biz vurulup düştüğü yerin yanından bile geçemediğimiz gibi hâlâ kimin neden ve nasıl öldürdüğünü de bilmiyoruz Elçi’yi. Bir gün öğreneceğimiz yönünde de pek bir umudumuz yok üstelik. Elimizde tek bir bilgi var o da bu ülkede Tahir Elçi olmanın karşılığının ensenizde bir kurşun olduğu. Faili meçhullerin failleriyle fazla uğraşırsanız sizin de failinizin meçhul olacağı.

Bu bilgi size hayata ilişkin çok bir seçenek getirmiyor. İşte ahir Elçi ait olduğu topraklarda, sürpriz teşkil etmeyen bir şekilde aramızdan alındı.

Nimet ve külfet

Kaçıp sığınabileceğin bir başka yerin varsa, orada sessiz sedasız sürdürebilirsin hayatını. Kimliğindeki doğum yerin ve sabit ikametgahın seni ‘kötülükler’den koruyabilir. Sınırları devlet tarafından çizilmiş kaderinin sana sunduğu bu ‘nimet’ten sonuna kadar faydalanarak hayatta kalabilirsin. Kendini vefasız, mânâsız ve işe yaramaz hissetsen de çaresi yok, her nimetin bir külfeti olacaktır zira. Hatta daha ileriye götürmek de mümkün şu an yaşadığı yer kendisine cehennem edilmiş tüm insanları meselenin suçlusu ilan edip zerre mesuliyet üstlenmeden devam edebilirsin hayatına.

Fehim Taştekin’in bir Halepli’nin ağzından Türkiye’ye yönelik olarak aktardığı bir cümle vardı: “Halep sizi affetmeyecek.” 

Ben de düşünüyorum şimdi: Sur bizi affedecek mi? Bir vekilin yüzüne “Hani kardeştik” diye haykıran esnaf, “Burada yaşayanlar da ölmüş gibidir artık, evinden ocağından çıkıp başkalarının yanına sığınmış birinin hayatı hayat mıdır” diyen taksici bizi affedecek mi? Yıkıp yerle yeksan ettiğimiz bu geçmişten sonra gelecek bizi affedecek mi?

Bir fay hattı gibi açılıyor aramızdaki mesafe

Belli ki çok derin bir yarılmanın kıyısındayız. Bir fay hattı gibi açılıyor aramızdaki mesafe. O mesafe arasında sevdiğimiz sokaklar, sesler, kokular, dostluklar, hatıralar… vefa ve vefasızlık var. Bizim küçük hayatlarımız içinde kıymet arz eden bir dolu somut ve soyut varlık. Ama başkalarının ise hayatlarının bizatihi kendisi var. Mukayesesi mümkün olmayan içiçe geçmiş iki bambaşka şey.

Yazmanın iyileştireceğini umduğumuz günleri tükettik, okumak da çare olmuyor gördüklerimizin açtığı yaralara.

Sosyal medyada bir paylaşım vardı geçen günlerde gördüğüm, sahibi affetsin kullandığım için: “Hem Turgut Uyar seviyorsunuz, hem de Muş-Tatvan yolunda hep devlete inanıyorsunuz”  diyordu.

Turgut Uyar şiirleri okumayı bıraktık, zira üç aylık bebeğin ölümünden, cesedi günlerce sokak ortasında yatan bir kadından kahrolmayan bir toplumda yaşıyoruz ve bu hastalanmış ruh halini ne ‘devlete inanmak’la izah edebiliyoruz ne de Turgut Uyar şiirleriyle iyileştirebiliyoruz.