Yürüdü, gitti çocuk…
Y

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

murat sevinc kelleMURAT SEVİNÇ

13 Aralık 1980’de, asılarak idam edildi, 17 yaşındaki Erdal Eren.

Bir inzibat erini öldürdüğü iddia ediliyordu. Son derece ‘tartışmalı’ bir yargılamaydı. ‘Tartışmalı’ ifadesi aldatmasın sakın. Pek çok siyasi davada olduğu gibi, ‘önce karar verilip sonrasında gerekçe bulunan’ bir süreçten söz ediyorum.

1980’in Ocak ayında, devrimci öğrencilerden biri (Sinan Suner) MHP’li bakanın koruması olan polis tarafından karnından vurulur. Yeteri kadar kan kaybetsin diye hastaneden önce karakola götürülür! Hastaneye sevk edildiğinde, yolda kan kaybından ölür. Cinayeti protesto eden öğrencilerden biridir Erdal Eren. Tanıklıklara göre, kitle dağılmak üzereyken, inzibat üzerlerine ateş açar. Protestocular içinde de silahlı kişiler vardır ve çatışmaya dönüşür. Bir er (Zekeriya Önge) vurularak ölür. Erdal Eren silahıyla birlikte yakalanır ve malum ‘yargılama’ süreci başlar. Son derece ağır işkenceden geçirilir. Askeri Savcı idam talebiyle açar davayı. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi 19 Mart tarihinde hükmü verir. Askeri Yargıtay’ın ilgili dairesi kararı bozar. Başsavcı itiraz eder. Dosya Daireler Kurulu’na gider ve bozma kararı kaldırılıp idam kararı onanır.

Bu süreçte 12 Eylül darbesi olmuş ve TBMM’nin yetkileri ‘beşi bir yerde’ye yani MGK (Konsey)’ye devredilmiştir. Dolaysıyla Eren’in kaderi, beş generalin iki dudağı arasındadır. Generaller idam kararını onar. Yanlış bilmiyorsam, Kenan Evren’in ‘asmayalım da besleyelim mi?’ sorusu, sonrasında yaygın biçimde kullanılsa da asıl olarak Erdal Eren’le ilgilidir. Her şey çok büyük bir ‘hızla’ olup biter ve Erdal Eren 13 Aralık 1980 gecesi idam edilir.

Her biri diğerinden berbat 12 Eylül yargılamalarından biridir Erdal Eren’in davası. Suçun ‘üzerine yıkıldığı’ yönündeki izlenim son derece ‘güçlüdür.’ Örneğin silahların balistik incelemeleri ya da olay yeri keşfi dahi doğru dürüst yapılmaz. Yaşının küçüklüğü yönündeki itirazlar dikkate alınmaz. ‘Kanuni hakim’ ilkesine aykırı biçimde, işlendiği iddia edilen suçun ‘sonrasında’ kurulan mahkemede yargılanır vs…

O günün yargıçları da, o günün muktedirlerine yaranmaya çalışır haliyle. Generallerin gözüne girmek için attıkları taklalar esnasında adalet duygusunun tümüyle yok edilmesinin ne önemi olabilirdi ki? Ayrıca hepsi, Yüce Türk Milleti’nin ortalama mensuplarınca takdir edildiklerinin de farkındadır.

Tabii her şey bir yana, herhalde Erdal Eren’in yaşı ve bir de ‘fotoğraflar’ onu unutulmaz bir ‘simge’ haline getirmiştir. Babası okula ve askere erken gitsin diye büyük yazdırmış. 1962 Mart yerine, Eylül 1961. Hâl böyle olunca aslında henüz 18’ini dahi doldurmadan idam edilir Eren. Başka genç insanlar da aynı sonu paylaşır. 12 Eylül döneminde, öncesinde, sonrasında…

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da 20’li yaşlardaydı henüz, 27 Mayıs idamlarının intikamı mahiyetinde sehpaya yürüdüklerinde. Ah hukuk, nelere kadirdir! Yıllar önce ‘hukukçu’ bir arkadaşımla sohbet ederken konu, yine utanç verici bir yargılama süreci sonunda Polatkan ve Zorlu’yla birlikte idam edilen Menderes’in asılma anına gelmişti. Malumunuz, Adnan Menderes idamın infazından bir süre önce yaşamına son vermek isteyip başarılı olamamış, kısa süren tedavisinin ardından idam edilmiştir.

Hasbelkader ve devlet/yargı/hukuk denilen yapının acımasız yüzüne dair kızgınlık ve can sıkıntısıyla; ‘yahu işe bak, yaşamına kendisi son vermek isteyen birini önce iyi edip sonra asıyorsun, ne tahammül edilmez bir durum’ deyivermiştim. Pozitif hukuk, yanıt vermekte hiç tereddüt etmemişti: ‘İyi de bir hastayı idam edemezsin, ‘hukuken’ önce tedavisi yapılır sonra idam edilir.’ Sanırım hukukçu milletinin bir kesiminden çok hazzetmiyor oluşumun nedenlerinden biri de bu suntalık hali! Erdal Eren’in her ölüm yıldönümünde, önce ‘yaş tespitine’ vurgu yapılması nedeniyle hatırlıyorum bu anıyı. Her neyse, şimdi konumuz değil…

Yargılama sırasında ve cezaevinde çekilmiş fotoğrafları var Erdal Eren’in. Özellikle üç fotoğraf.

erdal eren

 

 

Birinde, arkasında gencecik üç asker sıralanmış. Soldaki, fotoğrafı çekene bakıyor. Ortadaki, idamla yargılanan çocuğa. Üçüncüsü, yere doğru bakar gibi ve bir eli Erdal Eren’in koluna dokunuyor; sanırım Yüce Türk Yargısı karşısında ellerini arkasında bağlamaması gerektiği yönünde uyarıyor. Biçim önemli elbette, adalet dağıtan Yüce Türk Yargıcı karşısında eller arkada kavuşmamalı! Üzerinde lekeler olan ceketinin, tek düşmesi bağlı.

erdal eren 2

 

İkincisi, koğuşunda. Yakası kürklü kabanlardan var üzerinde. Elleri dizlerinin üzerinde ranzasına ilişmiş. Sol arkasındaki kirli beyaz fayansta, kirli bir lavabo. Lavabonun altında bir bidon, bir de plastik kova.

erdal eren3

Üçüncü fotoğraf, koğuş kapısının önünde. Sanırım o gün (Savaş Ay tarafından) çekilmiş son fotoğrafı. İki eli iki yanda, ciddi bir ifadeyle, öylece bakıyor karşısındakine. Kabanının üç ve gömleğinin en üst düğmesi özenle iliklenmiş. İdamından saatler önce…

Günümüzde kimilerince pervasızca savunulabilen 12 Eylül ve bugün hala çok taze/canlı olan 12 Eylül hukuku, tam olarak budur işte. Erdal Eren ve güzelim gençlerin hiçbir zaman yaşlanmayacak bakışları anlatır olup biten her şeyi. Gömleğinin üst yaka düğmesi bağlı 17 yaşındaki Şebinkarahisarlı gencin, idam kararını veren yargıç karşısındaki duruşu. O mahkeme salonu ve o koğuştur 12 Eylül.

Erdal Eren, ailesine yazdığı ve ‘Biliyorsunuz bana bu ceza, işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan, böyle bir olayla gözdağı vermek ve engellemektir. Sizin de bildiğiniz gibi, hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler’ dediği son mektubunu, şöyle tamamlar: ‘Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor olsa da bu tür duygusal yönleri bir tarafa bırakmanızı istiyorum. Sizin binlerce evladınız var. Zavallı ve çaresiz biriymişim gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Hepinize özgür ve mutlu bir yaşam diliyorum.’

Ardından, geçen yıl bu zaman BirGün’de yayınlanan söyleşide avukatı Nihat Toktay’ın dillendirdiği sözcüklerle, yürümüş gitmiştir çocuk…