Sen sağ ben Selamet! Kimilerine Paris daha yakın Nusaybin'den
S

 

hurrem sonmez kelleHÜRREM  SÖNMEZ

Haberlere bakıyorum, Paris saldırısıyla ilgili yayınlar yapılıyor. Yorumlar, canlı bağlantılar…

O sırada altta bant geçiyor, “Nusaybin’de bir kadın evinin önünde vurularak yaşamını yitirdi, kadının iki çocuğunun da aralarında bulunduğu dört kişi yaralandı.”

Beş çocuk annesi Selamet Yeşilmen, sokağa çıkma yasağının devam ettiği Nusaybin’de, DİHA’nın haberine göre evinin kapısından çıkıp bahçeye inerken zırhlı araçtan açılan ateş sonucunda öldürüldü… Otopsi raporunda göre ise ‘vücuduna isabet eden altı metal parçasın bağlı kemik kırığı ve iç organ yaralanması sonucu öldüğü’ yazıldı.

Yeşilmen’in kardeşi Hacı Daysal ise “Öğrendiğim kadarıyla önceden ayağından vurulmuş, sonra çocukları yanına gelmiş. İki çocuğu yanında olduğu sırada tekrar kendisine ateş edilmiş. Hatta bu sırada çocukları da yaralanmış. Bizzat görgüm yoktur” diyordu.

Orayı tarayanlar muhtemelen önceki gün Silvan’da duvarlara, “Devlet geldi kızlar” yazanlardı, “Türksen övün değilsen itaat et” yazanlardı ve belli ki Selamet’e ve küçücük çocuklarına devlete nasıl itaat edilir öğretmiş oldukları için mutluydular o saatlerde.

Selamet evinin kapısında öldürüldü. Hendek başında nöbet tutmuyordu, komşularının ifadelerine göre o sırada çatışma da yoktu. Kim bilir belki de ‘Dur’dan ‘Yasak’tan anlamayan çocukların peşinden bahçeye koşuyordu o sıra. Terlikleri kalmış kapının önünde, merdivenlerde yatıyor öylece…

Fotoğraf: DİHA
Fotoğraf: DİHA

Sokağa çıkma yasağı ilan edilen ilçelerde yaşanan ihlallerin değil de sosyal medyada dolaşan fotoğrafların doğruluğu peşine düşen ‘saray yazarları’ Selamet’in fotoğrafına bakmışlar mıdır? ‘Gazze’den, Mısır’dan…’,  ‘Yalan bu fotoğraf’ diye ortalığı ayağa kaldıramayacakları için mi sesleri çıkmıyor?

Beş çocuklu bir kadının çocuklarının gözü önünde öldürüldüğü saatlerde, memleketin batısında Paris kurbanları için yas tutuluyordu. Facebook profilleri çoktan Fransa bayrağının renklerine uygun şekilde kırmızı, beyaz, mavi yapılmıştı bile.

Doğuya doğru gidildikçe günler kısalır, ölümler kanıksanır çünkü

Analizler, yorumlar… Selamet’in ölümüne gelince analiz edilecek bir tarafı yoktu. Nusaybin’de bir kadının evinin önünde çocuklarının gözü önünde öldürülmesi ‘şok edici, tüyler ürpertici, ürkütücü vs..’ değildi. Tıpkı Silopi’de evine havan topu isabet ettiği için ölen Fatıma gibi,  coğrafi sebeplerden ötürü ‘doğal ölüm’dü onlarınki…

Hatta Paris’ten önce Beyrut’ta 42 kişinin ölümü de ‘doğal ve vasıfsız ölüm’dü. Doğuya doğru gidildikçe günler kısalır, ölümler kanıksanırdı çünkü.

Paris daha yakın kimilerine Nusaybin’den

Hayır ülkemizde bilhassa iktidar yandaşları arasında pek yaygın türden bir “Paris’e üzüldünüz ama Silvan’a üzülmediniz” yarıştırması yapmak değil amacım. Ulusalcılarımızın çok sevdiği “Emperyalistler yaptıklarının bedelini ödüyor, kendi yarattıkları canavarın kurbanı oluyor” gibi tahliller yapmak, İslamcılar gibi “Riyakar batı müslümanlara yapılan zulmü görmez hristiyanlar ölünce ayaklanır” mugalatalarıyla failleri aklamaya girişmek de tabii ki bizim meşrebimizde yoktur. Paris saldırısı Avrupa’nın kalbinde bir cuma akşamı haftanın yorgunluğunu atmaya çalışan, dans eden, sohbet eden masum insanları hedef almış korkunç bir terör eylemidir, insan olan üzülecektir elbette.

Lakin dünden bu yana sosyal medyada profillerini Fransa bayrağı yapıp yapmamayı tartışan, vay efendim ‘Eyfel’den size ne’, ‘Fransızlar Anıtkabir’i, Türk bayrağını koyuyor mu’ filan diye birbirine çemkiren kitleyi bir miktar şaşkınlıkla izliyorum. Onlar, “Nusaybin’de, Cizre’de, Silvan’da sivil insanlar ölüyor, kadınlar, çocuklar ölüyor” dediğinizde “Ama hendek kazmışlar” diyecek olanlar, “Oralarda terör var” deyip “Türksen övün değilsen itaat et” cümlesini duyduklarında göğsü kabaranlar. “Türkün gücünü göreceksiniz” yazısını alkışlamaya hazır olanlar…

Paris daha yakın onlara Silvan’dan, Nusaybin’den zira, kafelerini, caddelerini bilirler. Nerede alışveriş yapılır, nerede crem brule yenir…

O savaş fotoğraflarını, duvarları delik deşik evleri gördüklerinde içi ürpermeyenler, binlerce insan neden evinden göç ediyor diye düşünmeyenler, insanların evlerinin bahçesinde, kapılarının önünde öldürülmesini de garipsemiyor. Geçen sömestr tatilinde Disneyland turu öncesi gittikleri, kahve içtikleri nezih ve şık yerlere bakıp “Paris’teki terör eylemi ne kadar korkunç” diye düşünürken, Republic Meydanı’nda toplanıp “Korkmuyoruz” diyen “Özgürlük” diye bağıran Fransızları görüyorlar mı mesela? Onları gördüklerinde hafızalarını yokluyorlar mı, Ankara katliamı akşamında kendileri evde hangi diziyi ya da futbol maçını seyrediyorlardı?

Sınırın öte yanında IŞİD katilleriyle savaşan genç kadınlar var; belki Silvan’da, belki Nusaybin’de doğmuş kadınlar. O kadınların doğdukları yerleri de neden şimdi orada IŞİD’le savaştıklarını merak dahi etmeyenler, hiç görmemiş ve asla da görmeyecek olanlar, ‘Je Suis Paris’ yazmaya devam ededursun İstanbul’deki evlerinde…

Silvan Paris’e İstanbul’dan daha yakındır bugün

Hiçbir şeye tepki vermeden sadece kendi keyfi için yaşayanlara göre daha ilerideler elbette, ona şüphe yok. Ama sınıfsal konumlarını, yaşam biçimi ve kültürlerini kendilerine yakın ve benzer buldukları insanların ölümüyle sarsılacak onlar hep sadece, o yüzden ‘Je Suis Beyrut’ yazmayacaklar, Silvan’da ne olmuş bakmayacaklar, ‘Hepimiz Selamet’iz’ demeyecekler… Ve göremeyecekler; Paris’te, Ankara’da, Suruç’ta, Beyrut’da, Suriye’de sevdiklerini kaybedenlerin, acıları benzerdir artık. O yüzden de Silvan Paris’e İstanbul’dan daha yakındır bugün…

Kader ortaklığı dediğimiz şeyi yeniden düşünmemiz gereken “Çok çiğ bir çağdayız” artık, terör, savaş ve göç dalgası içinde..