'Enayice' mücadele ne demektir? Mücadele yanlıları 'keriz' midir?
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ
Sık kullandığım bir ifade ‘enayice’ mücadele etmek. Biraz açmak isterim.
‘Boşu boşuna’ mücadele etmek, ‘yararsızca’ mücadele etmek gibi ifadelerle arasında koskoca bir fark var kuşkusuz. Diğerleri, uğruna mücadele edilen her neyse onu ya ‘gereksiz’ ya da belki ‘ulaşılmaz’ kılan niteliğe sahip.
Buna mukabil ‘enayice’ mücadeledeki ‘enayilik’ boşu boşuna, ulaşılmaz bir hedefe yönelik arzunun tanımına dair bir insanlık hali değil. ‘İyimserlik’ ise hiç değil.

‘Budalalık’ aslında
Dostoyevski’nin Budala adlı eserini düşünün. Prens Mişkin’in budalalığı, onun dış dünya karşısındaki konumundan, onunla kurduğu (ya da bir türlü kuramadığı) ilişkiden kaynaklanır. Sara hastası Mişkin, naif ve dürüst biridir. Pek edebi bir değerlendirme olmayacak ama ‘lüzumundan fazla’ iyidir. Ve tabii zekidir de. Mişkin’in bedeniyle var olduğu dünya, kendi dünyasına kıyasla ‘ziyadesiyle adi’dir…
Hangi sözcüğü kullanmalı diye çok düşündüm burada. ‘Çürümüş’ karşılamadı, ‘bozulmuş’ pek naif kaldı. ‘Kötü’ ise hiç oturmadı! Bir patlıcan yemeği de ‘kötü’ yapılmış olabilir, oysa ne kadar kötü yapılmış olursa olsun bir patlıcan ‘adileşemez!’ Anlatabiliyor muyum? Her neyse… Enayilikten kastım, tam karşılamasa da benzer bir ‘budalalık’ aslında.

Mücadele seçimden seçimden olmaz
Enayice mücadele, bir yandan hayli sabır ve emek gerektiren, diğer yandan son derece ‘onurlandırıcı’ bir iştir. Tabii burada konumuz, iktidarı sağlamlaştırmak için verilen yani muktedir ve dalkavuklarının ‘zirve’ mücadelesi değil. Orada hırs, pervasızlık ve kibir var. Ben, her düzeydeki iktidar karşısında ‘nefes alabilmek’ için sürdürüleninden söz ediyorum.
Muktedir bir gün öğretmen olur, beriki gün genel müdür, daire başkanı, bakan, başbakan; belki dekan ya da rektör, hatta gün gelir ‘baba’ oluverir. Güncel konumuz ise ‘siyasal iktidar’a karşı sergilenen mücadele. Öyle bir iktidar ki (her güçlü iktidar gibi), bir yandan sanki tek bir merkezdeymiş ve elle tutulup gözle görülebilirmiş gibi, diğer yandan yaşamımızın her alan ve anına nüfuz ediyor.
Çıplak gözle görülebilir iktidara ‘hâkim’ olan ve onun ‘hâkim kıldığı’ ideoloji, o ideolojinin nüfuz ettiği her yerde ‘türlü’ biçimde çıkar karşımıza. Bir gün kadın cinayeti, bir gün imar yasasındaki değişiklik, bir gün yolsuzluk, bir gün yandaş kibri, bir gün berbat yargı kararı, bir gün kırmızı ışıkta durmayan dangalak, bir gün çöken kömür madeni, bir gün sağa sola tehditler savuran satılmış yazar, bir gün sinirlendiği için 16 kişiyi kaldırımda ezerek öldüren otobüs sürücüsü…
Haliyle, bir iktidar ya da ideolojiyle mücadele, yalnızca seçimden seçime siyasal iktidarın değiştirilmesi için oy sandığına gitmekle olmaz. Hatta o sandığın, bütüncül mücadele içinde pek büyük bir değeri de yok doğrusu. Eğer gelişmiş/demokratik ülkelerdeki seçime katılım oranlarına bakarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Örneğin Türkiye’deki son seçimde yüzde 85 civarında katılım vardı değil mi? ABD’de bir başkanlık seçimine bu oranda katılım olsa, emin olun şakkadanak düşüp bayılırlar. Çünkü mesele şu ki ABD’de yurttaşın yönetime katıldığı biricik aşama o seçim değil. Ülke genelinde yüz bin civarında yerel yönetim birimi var. Mahalle düzeyinde bile bir şeyler için seçim yapıyorlar ve Amerikalılar (diğer demokratik ülke yurttaşları gibi) bir başkanlık seçimi esnasında, ‘Ülen Maykıl gelirse içkiyi yasaklar mı ki acep!’ ya da ‘Tom kazanırsa İncil’i yasak edip kiliseleri toptan ahır yapacakmış’ saçmalıklarını konuşmuyor. Mesele bu.

Başka bir kuşak var artık
Demek ki siyasi mücadelenin, yaşamımızın her anına nüfuz eden baskın ideoloji ve onun kullandığı araçlara karşı ‘her düzeyde’ verilmesi gerekiyor. Seçim dediğimiz bunun çok değerli, ancak ‘yalnızca’ bir anı. Hepsi bu.
Seçim, temel ve biricik hedef haline getirilirse, en sağcı ve sığ ‘milli irade’ söylemine hapsolunur ki emin olun sağ iktidarlar tarafından istenilen, tam da bu tuzağa düşülmesi. Sağ devletçi ideolojinin ölesiye korktuğu şey siyasetin/ farkındalığın toplumun her düzeyine yayılmasıdır. Ve emin olun Türkiye’de bu zihniyeti son yıllarda en ürküten gelişmelerden biri ‘park forumları’ydı. Ödleri patladı, mahallelinin parklarda bir araya gelip kendi hâl ve gelecekleri üzerine konuşmalarından. İyi hoş da şeker kardeşim, korkunun ecele faydası yok! Başka bir kuşak var artık. Sonraki daha da ‘başka’ olacak.
Bakın hayli ‘tuhaf’ görünecek bir örnek vereyim: Malum, artık milyonlarca gencin yeni ve temel ‘besin’ kaynağı internet. Çeyrek yüzyıl öncesinden farklı bir mizah anlayışı olan gençlerin azımsanmayacak bir oranının, internette nelere yöneldiğine şöyle bir bakın. Belki izlemişsinizdir; Burcu Bakdur adlı bir fenomen var şu aralar. Üç beş dakikalık ‘Nedir?’ konulu nefis/eğlenceli/politik konuşmalar yapıyor. Hemen görüntünün altına bakınca, videoların 1.5 milyona kadar izlendiğini fark ediyorsunuz. Herhangi bir siyasetçiden çok daha fazla!
Ne yapsın vekili?
Anlayacağınız müthiş ve hızlı bir değişim yaşanıyor memlekette. Hayalperestlikle malul değilim takdir edersiniz. Aynı toprakta çok sayıda İŞİD sempatizanı olduğu da, bizim sevdiklerimiz öldürüldüğünde sevinip yuhalamayı ‘kendine yakıştıran’ çok sayıda alçak yurttaş bulunduğu da ya da örneğin karma eğitime karşı güçlü bir mücadele verildiği de gerçek. Mesele ve söylemek istediğim, bir çırpıda değerlendirmenin hiç kolay olmadığı, baş döndürücü hızda bir dönüşüm yaşandığı.
Emin olun, çok uzak olmayan gelecekte ‘temsil/vekâlet’ anlayışının da değiştiği görülecek. Yüz yıl önce Liverpool ahalisinin Avam Kamarası’nda temsil edilmeye ihtiyacı vardı. Bugün söz konusu ilişki son derece zayıfladı. Örneğin Malatyalı yurttaş, önemli bir sorunu olduğunda beş dakikada tüm memleketi haberdar edebiliyor artık. Ne yapsın ‘vekili.’

En önemli mücadele alanı da bana kalırsa ‘laiklik’
Halihazırdaki Türkiye’de bir yandan her şey ‘konuşulur’ hale gelirken, diğer yandan konuşulanların küflenmiş devlet aygıtını fena halde ürkütmesi ve kullandığı şiddet… Hepsi bir arada yaşanıyor. Bu denli ‘renkli’ memleketimizde hakim iktidar, ‘kapkaççı’ ya da ‘müteahhit kapitalizmi’ olarak adlandırabileceğimiz bir ekonomik yapının temsilcisi konumunda. Korkunç sömürünün gizlenebilmesi için kalın bir perdeye gereksinim var ve tabii bizim koşullarımızda o perde, din.
Haliyle en önemli mücadele alanı da bana kalırsa ‘laiklik’ haline gelmiş durumda. Dikkat ederseniz uzun süredir ‘saldırıya uğrayan’ ve ‘kavgası verilen’ konuların başında yer alıyor bu ilke. Boşuna değil. Her koşulda ve hep ‘ölen’ yoksullar, ölümlerinin fıtrat ve kader olduğuna inandırılmak zorunda ki tanık olduğumuz pespayelik sürdürülebilsin.
İşte enayice mücadeleden kasıt, olup bitenin niteliğini fark edip gelişmelerin her aşamasında elden geldiğince müdahil olmak ve doğru tavrı sergileyebilmek. Örneğin, ezenin değil ezilenin yanında durabilmek… Haliyle Soma’da AKP’ye oy verenlere köpürmek yerine, neden o insanların oy verdiğini anlamaya çalışmak (sakın ölen yakınlarının yerine işe girdikleri için olmasın!). Örneğin, yaşlının ceberutluğuna karşı gencin yanında durabilmek. Örneğin, kırmızı ışıkta geçen olmamak. Örneğin, herkesin işini düzgün ve dürüstçe yapması. Örneğin, her bir yurttaşın kendi dünyası, kendi sınırlı alanı içinde bıkıp usanmadan ‘doğru’yu savunması. Örneğin, harcanan hiçbir çabayı küçümsememek. Örneğin, yaşamın her alanı ve anında olmayı talep etmek.

Kerizlikten değil…
Artık emekli olan sevgili ‘Kürsü’ hocam Cem Eroğul ve onun da hocası rahmetli Bahri Savcı’dan örneklerle bitireyim. Yıllar önce bir gün Cem Hoca’nın odasına girdiğimde, önünde daktilo, okuma gözlüğünün üzerinden bakıp “Üniversite sorunuyla ilgili bir görüş istendi. Yıllardır yazıp duruyorum, bu kaçıncı görüş. Her şey daha kötüye gitti. Ama vazgeçmemek ve yeniden yazmak gerek” demişti. Hocam, bir ‘profesör’ ve bir ‘birinci sınıf öğrencisi’ ile aynı istekle konuşur, öğrenciye diğerinden daha az emek harcamaz, kendisinin orada onun için bulunduğunu ve onunla ilgilenmenin de bir ‘görev’ olduğunu hissettirirdi.
Kürsümüzün 1997’de yitirdiğimiz büyük anayasa hocası Bahri Savcı ise 12 Eylül darbesi sonrası girdiği derste, darbenin hukuk dışılığını anlatan, karşı çıkan ve emekliliğine üç ay kala yaklaşık yarım asır emek verdiği mesleğinden ‘atılan’ biriydi. 12 Eylül faşizmine verilen en anlamlı tepkilerden biri olan ve haklı olarak Aziz Nesin’le birlikte anılan o meşhur Aydınlar Dilekçesi Bahri Savcı’nın evinde (doğrusu, evlerden biri) hazırlanırken; İstanbul’un anayasacısı ve 1982’nin mimarı olan Orhan Aldıkaçtı’nın evinde ise (herhalde) 1982 Anayasası’nın çatısı kuruluyordu. Sonrasında o Aldıkaçtı’ya, ‘kaptıkaçtı’ dediler! Dönemin en kudretlisi darbeci general öldüğünde ise cenazesine gitmeye dahi çekindiler. Hatırlarsınız, çok zaman geçmedi üzerinden…
Bir önceki yazıda ‘İnsan kim olacağını seçer’ derken anlatmak istediğim bunlardı. Yoksa enayice mücadele etmekten söz edenler de hiç kuşkusuz nasıl bir yerde yaşadıklarının, koşulların, sermaye ilişkilerinin, aklını ‘kişilerle’ bozmuş kimilerince büyük maharetle görmezden gelinen sınıf çelişkilerinin ve savaşının, sömürüyü gizleme aracı olarak kullanılan o kalın din perdesinin (yani alelacele Soma’ya gönderilen cüppelilerin!) farkında. Hem de ‘fena halde’ farkında.
Ezcümle ‘kerizlikten’ değil, enayilikten ve enayice mücadeleden söz ediyoruz…