Enflasyonla mücadele gereklidir; yüksek enflasyon zaten işletme sermayesini tüketir ve yatırım hesabını bozar. Ancak bütün firmaları aynı finansman daralmasına tabi tutmak, üretken işletmeyle verimsiz işletmeyi aynı kefeye koyabilir. Nakit üretebilen fakat geçici vade uyumsuzluğu yaşayan şirketin kaybı, ekonominin gelecekteki arz kapasitesini de zayıflatır.
Yatırımın ertelenmesi bugün nakdi korur; yarın eski makine, yüksek enerji tüketimi ve düşük kalite olarak geri dönebilir. Nitelikli çalışanların ayrılması da benzer bir maliyet yaratır. Talep toparlandığında kapasite hızla artırılamazsa fiyat baskısı yeniden güçlenebilir. Bu nedenle dezenflasyonun başarısını değerlendirirken üretim kabiliyetinin korunmasını da hesaba katmalıyız.
Çözüm, herkese ucuz kredi dağıtmak olmamalı. Finansman desteği; doğrulanabilir siparişi, sürdürülebilir faaliyet kârı ve gerçekçi ödeme planı bulunan işletmelere yönelmeli. İhracat alacağına veya güçlü alıcı sözleşmesine dayalı finansman, genel kredi genişlemesinden daha hedefli olabilir. Desteklenen kaynağın üretimde kullanılması izlenmeli; başarı kredi hacmiyle değil, korunan üretim ve geri ödeme performansıyla ölçülmeli.
Bankalarla yapılandırma da borcu yalnızca ileri tarihe itmemeli. Vade, şirketin gerçek nakit akışına uydurulmalı; karşılığında ortak katkısı, gereksiz varlıkların satışı ve maliyet iyileştirmesi istenmeli. Sürekli zarar eden faaliyetlerin borçla yaşatılması yerine, uygulanabilir dönüşüm planı aranmalı. Kamu tarafında ise öngörülebilir düzenlemeler ve ödeme disiplininin güçlendirilmesi, finansman ihtiyacını kaynağında azaltabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, enflasyonu düşürürken üretim kaslarını koruyan bir dengelenmedir. Bunun yolu kamu tarafında seçicilikten, şirket tarafında nakit ve verimlilik disiplininden geçiyor. Otuz aylık alarm bize yalnızca yavaşlamayı anlatmıyor; müdahalenin niteliğini de sorgulatıyor. Enflasyon tablosu iyileşirken fabrikaların geleceği zayıflıyorsa, kazanılan istikrarın dayanıklılığı da tartışmalı hale gelir.