'Terminal Kadıköy' yazısı ve bir Diken eleştirisi

SERKAN TAŞKENT

Pazar günlerinin, kendine özgü bir ağırlığı oluyor. Haftalık ev işlerinin ve hazırlıkların sebep olduğu fiziksel yorgunluk bir yana, ertesi gün başlayacak iş haftasının zihinsel ağırlığı da gecenin dinginliğiyle birlikte iyiden iyiye bünyeye çöküyor. Bu nedenle pazar akşamları erken yatmak, yeni haftaya mümkün olduğunca dinlenmiş başlamak, yıllar içinde pek de sorgulamadan benimsediğim bir rutine dönüşmüş durumda.

Yine tam böyle bir pazar gecesinde, bir başka pazar ritüelim olan uyumadan önce Twitter’a son bir kez bakarken, Diken’in hesabında ‘Terminal Kadıköy’ başlıklı bir yazının tanıtım paylaşımına denk geldim. Diken, yazıyı şu pasajla tanıtıyordu:

“Terminal Kadıköy’deki ‘viyadük altı’ (zamanında halk arasında ‘tren altı’ diye de adlandırılırmış), uzun yıllar boyunca kimsenin sahiplenmek istemediği bir boşluktu.”

İşin aslı, alıntıda yer verildiği gibi değildi. Mehmet Aksel imzalı söz konusu yazı ilerledikçe, işin aslının öyle olmadığına ilişkin itirazımın yalnızca bu alıntıyla sınırlı olmadığını görmek de mümkün hâle geliyordu. ‘Kimsenin sahiplenmek istemediği bir boşluk’ olarak tarif edilen şeyin nasıl bir tarihsel, toplumsal ve mekânsal bağlamın içinden çıkarılıp böyle steril bir anlatının parçası hâline getirildiğini gördükçe, pazar gecesinin fiziksel ve zihinsel yorgunluğunun benim için bitmeyeceği de anlaşılmış oldu. 

Fotoğraf: Terminal Kadıköy

Fiziksel mesai, uykudan çalınacak birkaç saat pahasına devam edecekti; yazıya bir cevap vermek gerekiyordu. Fakat asıl mesele, bir yazıya cevap yetiştirecek olmanın ve bunun kaçınılmaz kılacağı uykusuzluğun yaratacağı fiziksel yorgunluk değildi. Daha ağır olan, zaten memleketteki siyasal ve toplumsal sıkışmışlığın içinde taşıdığımız o yalnızlık hissinin, bu yazının Diken’de kendisine yer bulmasıyla bir kez daha üzerimize çökmesi ve zihinsel yorgunluğu katmerlemesiydi. Zira karşımızda yalnızca kentteki herhangi bir tüketim mekânını öven bir metin yoktu; bir sermaye girişiminin tanıtım ve PR metnine dönüşen bir anlatının, eleştirel yayıncılık iddiası taşıyan bir mecrada kendisine bu kadar rahat yer bulabilmesi vardı.

Bu durum, memlekete dair o bitmek bilmeyen nefes darlığını biraz daha artırıyordu. Mesele, kentin kamusal mekânlarının sermayenin kullanımına açılmasını, kamusal niteliğin aşındırılmasını ve kent hakkının giderek daha fazla piyasa mantığı karşısında gerilemesini sorgulamak yerine, bütün bunları ‘kimsenin sahiplenmek istemediği bir boşluğun’ nihayet değerlendirilmesi olarak anlatan bir metnin Diken’de yayımlanabilmesiydi. Evet, sermayenin kent üzerindeki tasarrufunu ve kamusal alanın piyasalaştırılmasını sorgulamak, mevcut Türkiye koşullarında biraz ‘yaramazca’ sayılabilirdi. Ancak mottosu “Yaramazlara biraz batar” olan Diken’in bu kez biz kent savunucularına batması normal miydi? Bu diken gerçekten kime batmalıydı? Bu metne konu olan yazıyı biraz incelediğimizde, sanırım bu soruların cevapları da kendiliğinden ortaya çıkacak.

Yazısına Diken’in kendisine tanıdığı özgürlüğe teşekkür ederek başlayan yazar, bu hafta ‘farklı bir içerik ve tonda’  karşımıza çıktığını müjdeliyor. Söz konusu yazarın diğer yazılarını okuma fırsatım olmadığı için bu konu hakkında bir kıyas yapacak ve yazarlığına ilişkin genel bir değerlendirme yapacak değilim. Ancak bu yazının içeriğinin ve tonunun kent hakkından ziyade sermayeye yakın durduğunu söylemek mümkün. Daha önemlisi, metnin bütününe bakıldığında, kentsel mekânın üretiminde devlet ile sermaye arasındaki ilişkiye dair herhangi bir mesafenin ya da eleştirel bir bakışın bulunmadığı da açıkça görülüyor.

Yazar, Terminal Kadıköy’ün bulunduğu alanı ‘birçok şehirde benzerlerine rastlayabileceğimiz, karanlık, güvensiz ve hızla geçilip gidilen bir atıl alan’ olarak niteliyor. Buradaki temel sorun ise o mekânın neden o hâle geldiğini hiç sormaması. Oysa böyle bir mekâna bakarken, yalnızca bugün nasıl göründüğüne değil, bu hâlin hangi toplumsal, siyasal ve ekonomik süreçlerin sonucunda ortaya çıktığına da bakmak gerekir. Diyalektik bir bakış, mekânın mevcut durumunu başlangıç noktası olarak kabul etmek yerine, onu üreten ilişkileri ve süreçleri sorgulamayı da gerektirir. Bir yerin ‘karanlık’, ‘güvensiz’ ya da ‘atıl’ hâle gelmesi kendiliğinden gerçekleşmiş doğal bir süreç değildir; Söğütlüçeşme örneğinde görüldüğü üzere bu sürecin, kamusal yatırımın, kullanımın ve bakımın geri çekilmesiyle, zaman içerisinde üretilmesi söz konusudur. Dolayısıyla asıl sorulması gereken “Burayı böyle hâle getiren neydi ve bundan kim, nasıl yararlandı?” sorusudur.

Sermayenin kent üzerindeki tasarrufunu anlamak için, bir alanın ‘atıl’, ‘tekinsiz’ ya da ‘kimsenin sahiplenmek istemediği’  bir yere dönüşmesini doğal bir kent hâli olarak kabul edemeyiz. Tam tersine, kent mekânlarının belirli süreler boyunca bakımsızlığa, işlevsizleşmeye ve kamusal kullanımın aşınmasına terk edilmesi, birçok durumda sermayenin daha sonra yeniden giriş yapabilmesinin koşullarını hazırlayan bir süreçtir. 

Önce mekân kendi hâline bırakılır; kamusal kullanım olanakları aşındırılır, bakım ve yatırım geri çekilir, mekân giderek çorak, tekinsiz ve ‘atıl’ olarak algılanmaya başlanır. Sonra sermaye o mekâna girdiğinde ise ortaya çıkan tablo bir tür kurtuluş hikâyesi olarak sunulur. Oysa burada gözden kaçırılan, hatta çoğu zaman özellikle görünmez kılınan şey, o ‘atıllığın’ nasıl ve neden üretildiğidir.

Dolayısıyla kamusal alan sermayeye terk edilmeden önce, onun kamusal niteliğini aşındıran, kullanım değerini geri plana iten, mekânı bakımsız, işlevsiz, güvensiz ve nihayet ‘atıl’ olarak kodlanabilir hâle getiren bir süreç işlemektedir. Ardından, kamu otoritesinin yarattığı bu değersizleştirme sürecini arka plana iten ve sermayenin mekâna girişini bir ‘çözüm’, bir ‘canlandırma’, hatta kamusal fayda olarak pazarlayan anlatılar devreye girer. Söğütlüçeşme’de olanı ve bu yazının içeriğini de bu bağlamdan bağımsız düşünemeyiz.

Burada mesele, ‘kimsenin sahiplenmek istemediği bir boşluğun’ nihayet sermaye tarafından değerlendirilmesi değildir. Önce o boşluğun nasıl üretildiğini, kamusal kullanımın nasıl aşındırıldığını ve mekânın nasıl değersizleştirildiğini sormak gerekir. Aksi hâlde sermayenin kent alanına girişini, kendi öncesindeki tahribatın doğal ve kaçınılmaz sonucuymuş gibi anlatmış oluruz. Daha da kötüsü, kamusal olanın geri çekilişini sermayenin kamusal alana girişinin gerekçesine dönüştürürüz.

Dahası burada kentin yeşil alan ve park ihtiyacına yanıt vermesi gereken, aynı zamanda deprem toplanma alanı olarak işlev gören bir kamusal alanın, bugün bambaşka bir işleve ve bambaşka bir niteliğe sahip olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla ortada yalnızca ‘atıl’ kalmış bir alanın yeniden ‘değerlendirilmesi’ yok; kamusal bir mekânın kullanım değerinin ve kamusal işlevinin zaman içerisinde aşındırılmasının ardından, sermayenin o mekâna farklı bir kullanım biçimiyle yerleşmesi var.

Yazar, bu süreci meşrulaştırırken Akfen Holding patronu Hamdi Akın’ın Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticisi olarak ‘Fenerbahçelilere karşı duyduğu sorumluluk’tan da söz ediyor. Üstelik bunu, Akın’ın Kadıköy’ün takımı Fenerbahçe ile kurduğu bağ üzerinden neredeyse kendiliğinden bir erdem gibi anlatıyor. Sermaye sahiplerinin kentle kurduğu ilişkinin ne kadar da içten, ne kadar da toplumsal sorumlulukla yüklü olduğuna dair güzel bir örnek doğrusu.

Tesadüfün böylesi, o dönemde Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı olan Ali Koç’un da benzer bir sorumluluk duygusuna sahip olması gerektiğini düşündürüyor. Nitekim tam da bu dönemde Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı ihalesine giren Koç Holding ilk ihaleyi kazanamamış; ardından ihale iptal edilmiş ve yeni ihalede iş Koç’a kalmıştı. Bu da Fenerbahçelilere karşı duyulan sorumluluğun bir diğer somut, elle tutulur örneğiydi. Ne de olsa sermayedarlar böyledirler. Kent mekânlarına milyonlarca liralık yatırımlar yaparken, o mekânların nasıl kullanılacağına, kimin yararlanacağına ve kentin geleceğinin nasıl biçimleneceğine ilişkin kararlar alırken, bütün bunları yalnızca sermayenin çıkarları doğrultusunda değil, kente ve kentlilere duydukları derin ‘sorumluluk duygusu’yla yaparlar. 

Yazarın sermaye sahiplerinin bu tür ‘sorumluluklar’ını böylesine içtenlikle sahiplenmesi, doğrusu Terminal Kadıköy yazısının geneline hâkim olan bakışı da büyük ölçüde açığa çıkarıyor. Ne var ki bu anlatıda, sermayenin kente müdahalesinin kendisi sorgulanmadığı gibi, o müdahalenin dışında kalan başka bir kent tahayyülüne de yer açılmıyor. 

Oysa başka bir kent mekânı ve başka bir kamusal kullanım mümkündü. Mesele, viyadük altının ‘kurtarılması’ değil, o alanın kentin ve Kadıköylülerin ortak kullanımına nasıl açılabileceğiydi. Bugün ise artık orada karşımızda duran şey kamusal bir alan değil; bir dilim pizzaya 400 küsur lira ödeyen, üstelik tuvaletini kullanabilmek için alışveriş yapması ve şifreli kapının arkasından geçmesi gereken müşterilerden oluşan bir tüketim mekânı. Kamusal alanın ölçütü herkesin oraya girebilmesi, orada vakit geçirebilmesi ve mekândan herhangi bir tüketim ilişkisine girmeksizin yararlanabilmesiyken, burada mekâna erişimin kendisi giderek tüketim kapasitesine bağlanıyor. Yazarın bütün bu dönüşümün sınıfsal boyutunu görmemesi de buradan kaynaklanıyor. Terminal Kadıköy’ün nasıl bir yer olduğunu anlatırken, orayı kullananların kim olduğunu ve kimlerin artık orayı aynı biçimde kullanamayacağını ise hesaba katmıyor.

Yazının sonunda “Terminal Kadıköy hikâyesi, Kadıköy’le de sınırlı kalmayacak” denilmesi, iyimser bir temenniden ibaret değil elbette. Hatta yazarla hemfikir olduğum tek yerin burası olduğunu söyleyebilirim. Zira mevcut ülke koşullarında bunun gerçekleşeceğinden kuşku duymak için pek neden yok. Kamu otoritesi tarafından sınırlandırılmak bir yana, farklı biçimlerde teşvik edilen sermayenin mekânsal hareketliliği, bir alanda kurulan yatırım ve işletme modelinin başka kentsel alanlara taşınmasını beraberinde getirecektir. Bugün Söğütlüçeşme’de gördüğümüz dönüşümün, yarın Haydarpaşa’da başka bir biçim altında karşımıza çıkması bu nedenle şaşırtıcı olmayacaktır. Dolayısıyla mesele, tekil bir ‘izbe’nin sermaye eliyle ‘canlandırılması’ değildir. Asıl mesele, kamusal alanların kullanım değerinden giderek uzaklaştırılarak sermaye birikiminin konusu hâline gelmesi ve bu dönüşümün kentsel bir kazanım olarak sunulmasıdır.

İtirazımız da burada somutlaşıyor. Bir kent mekânının kimlerin kullanımına açık olduğu, hangi sınıfsal koşullarda erişilebilir olduğu ve ortaya çıkan dönüşümün kimin yararına gerçekleştiği soruları dışarıda bırakıldığında, sermayenin kente müdahalesi ‘sorumluluk’, ‘canlandırma’ ve ‘kazanım’ gibi kavramlar üzerinden nötrleştiriliyor. Böylece belirli bir sınıfsal çıkar ilişkisi, kentsel gelişmenin doğal ve hatta arzu edilir bir biçimiymiş gibi sunulurken, bunun dışında kalan kamusal kullanım biçimleri görünmezleşiyor. 

Kamusal olanın sermayeye devrini sorgulamak yerine bunu bir başarı hikâyesi olarak anlatan bu yaklaşımın Diken’de kendisine yer bulması ise yazının başında da belirttiğim gibi, ayrıca üzerinde durulması gereken bir mesele. Çünkü mesele artık yalnızca kent rantı ile sermaye arasındaki ilişkinin de ötesine geçiyor. Kimin kent adına konuşabildiği ve bütün bu süreçleri hangi anlatılar üzerinden normalleştirebildiği ve Diken’in kime battığı da bir hayli önem taşıyor.