Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Nazlı Karabıyıkoğlu’nun ‘Kalan’ adlı Leyla Erbil romanı eleştirisi (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
- Ömer Turan’ın ‘Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak’ adlı Sezer Ateş Ayvaz öykü kitabı eleştirisi (Alakarga Sanat Yayınları).
- Çağatay Olgun’un ‘Transhümanist Devrim’ adlı Luc Ferry kitabı eleştirisi (Çeviren: Kağan Kahveci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).

6-7 Eylül’ün asıl uzun hikâyesi, belki de olayların sona ermesinden sonra; hatırlama, unutma ve anlatma biçimlerinde başlar.
Leyla Erbil’in Kalan romanı, bu hikâyeyi belleğin kendisi gibi parçalı ve sıçramalı bir yapı üzerinden kurar. Romanın anlatıcısı Lahzen pogromun yalnızca tanığı değildir; onun bireysel ve toplumsal sonuçlarını bedeninde ve zihninde taşıyan bir figürdür.
Romanda zaman sürekli yer değiştirir; günlükler, gazete parçaları, şiirsel pasajlar ve bilinç akışı birbirine eklenir. Böylece roman, tarihsel travmanın bellekte bıraktığı uyumsuz, kesintili yankıyı biçimin kendisine dönüştürür.
…
Romanın doğrusal olmayan anlatımı, travmayla karşı karşıya kalan belleğin parçalı yapısını yansıtır. Okur, olayları kronolojik bir bütün halinde almak yerine, dağınık anılardan ve farklı seslerden bir hikâye kurmak zorunda kalır.
Birden fazla bakış açısı ise pogromun farklı toplumsal kesimlerde yarattığı etkileri yan yana getirir. Bilinç akışı tekniği karakterlerin iç dünyasına doğrudan erişim sağlarken, tarihsel travmayı uzak bir bilgi olmaktan çıkarıp duyumsanabilir bir deneyime dönüştürür.
Tarihsel gerçekler karakterlerin hayatına sızdıkça, tarihle kurmaca arasındaki sınır da bulanıklaşır. Okur artık tarihin dışından bakan biri değildir; hatırlamanın kendisine dahil olur.
…
Kalan’ın ilk anlatı düzlemi Lahzen’in şimdisinden geçmişine doğru açılırken; sonraki katmanlarda devletin, ulusun, toplumun, bireyin ve dinsel kurumların çözülüşü görünür hale gelir. Mitolojik ve arkeolojik şiirler, gazete yazıları ve birinci tekil şahıs monologları aynı yapının parçalarıdır.
İbrahim ile oğlunun kurban edilmesi anlatısı da bireyin kolektif bir kimliğe, bir topluluğa dönüşmesi üzerinden okunabilecek bir metafor olarak belirir. Türkiye ile İslam arasındaki ilişki, bu dinsel anlatının gölgesinde yeniden düşünülür. Böylece 6-7 Eylül romandaki tek kırılma noktası olmaktan çıkar; Türkiye’nin farklı dönemlerinde tekrarlanan şiddet biçimlerinin bir düğüm noktasına dönüşür.
Bu nedenle, romanın fay hattını yalnızca 6-7 Eylül oluşturmaz. Ermeni katliamları, Dersim, Kanlı Pazar, 1951 TKP tutuklamaları, 1942 Varlık Vergisi, Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin mallarına el konması, 1 Mayıs 1977, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, Hizbullah cinayetleri, sağ-sol çatışmalarındaki işkenceler ve Cumartesi Anneleri’nin kayıpları, aynı tarihsel şiddet haritasının farklı noktaları olarak metinde belirir.
Sorumluluk ise yalnızca soyut bir “devlet” kavramına bırakılmaz; yurttaşların da bu şiddetin taşıyıcıları ve tanıkları olarak konumlandığı görülür.
Nazlı Karabıyıkoğlu’nun K24’teki yazısı

On altı öykü; önümüzde on altı ayrı eşik…
Odaların rüzgârı gene aynı yerden esiyor. Belleğin işine bakın: Unutuşa bırakılan ne varsa geri getiriyor; çizik plağın uğultusunda, küçük kumral zarfın kıvrımında, karanlıkta parlayan hayvan gözlerinde…
Kitap da öykü toplamının sınırını aşıp geniş bir bellek evine dönüşüyor. Kapılar kapanmıyor, perdeler durmadan kabarıyor. Ayvaz’ın sakladığı kor, sönük görünen ocakta: El yakacak kadar sıcak, avuçta tutulamayacak kadar kırılgan…
Kitaba adını veren öyküde yükseliyor evin en eski duvarı, Karie’de. Annesini yitiren Nilüfer, kopan aile anlatısının uçlarını bağlamak için annesinin doğduğu kente varıyor. Karie dediğin, haritada bir noktanın çok ötesi; dillerin, inançların, söylencelerin ve kadınlardan kadınlara aktarılan korkuların birbirine dokunduğu katmanlı bir yurt.
Rima’nın sesiyle açılıyor geçmiş: Sabah’ın ikiz doğumu, ölü doğan oğlan, ona yüklenen suç, göğe kalkan bakış. Bir annenin susuşu var orada, mezar taşından ağır. Nar ekşisi, buhur, reyhan, zeytin, asma, portakal ağacı… Görüntüyü tamamlasın diye serpiştirilmiş ayrıntılar sanmayın bunları; belleğin ayrı bir dili oluyor her biri.
…
Ayvaz’ın dili, düzyazıyla şiirin arasına kurulmuş ince bir köprü. Yinelemeler, üç noktalar, büyük harfler, bölünen sözcükler, ansızın değişen anlatıcılar, cümleyi ileri iten uzun sıralamalar…
Bellek, bütün bunların içinde düzenli adımlarla yürümeye pek hevesli görünmüyor. Bir koku başka kente, bir renk başka yıla açılan kapı oluyor. “Plak Fabrikası”nda bilardo sözcüğünün istemeden tek kalanlara ayrılışı, dil oyunuyla acının birbirini nasıl çoğalttığını gösteriyor. İçeriden çatlıyor biçim; anlatımın yürüyüşü de anlatılan sarsıntıya benziyor…
Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak, kolay unutma huyuna tutulmuş toplumun aynası. Karşısında parmak sallayan buyurgan bir anımsama çağrısı yok. Daha ince bir yol açıyor Ayvaz. Unutmanın insanı koruyan ince bir kabuğa dönüşebildiğini, anımsamanın suçlulukla sızı taşıdığını duyuruyor.
Öykü kişileri geçmişten çıkmakla ona dönmek arasında asılı kalıyor; sayfalar da bu askının çevresinde genişliyor.
Ömer Turan’ın Edebiyat Burada’daki yazısı

İnsan yaşlanmak zorunda mı?
İlk bakışta tuhaf bir soru bu. Yaşlanmak, hastalanmak ve sonunda ölmek insan olmanın değiştirilemez koşulları arasında değil mi?
Fakat bir an için durup düşünelim: Yaşlanmanın biyolojik mekanizmalarını yavaşlatabilir, kalıtsal hastalıkları daha çocuk doğmadan ortadan kaldırabilir, kaybettiğimiz duyuları elektronik aygıtlarla geri kazanabilir ve zihinsel yeteneklerimizi yapay zekâyla destekleyebilirsek ne olacak?
Bütün bunları hâlâ tedavi olarak mı adlandıracağız, yoksa insanı geliştirmeye, hatta yeniden tasarlamaya mı başlayacağız? Diyelim ki tüm bunların gerçek olduğu bir dünyaya ulaştık (ki hiç uzak ihtimal değil artık). O noktada insanı nasıl tanımlayacağız.
Luc Ferry, ‘Transhümanist Devrim’inde, ilk bakışta uzak bir dünyanın kaygıları gibi görünen bu soruları sormaya başlamak için geç bile kalmış olabileceğimizi hatırlatıyor. Teknoloji karşısında kolay bir iyimserlik sunmaksızın, fakat felaket tellallığı da yapmadan günümüz dünyasının olasılıklarını hümanist geleneğin içerisinde tartışıyor.
Bir tarafta hastalıkları önleme, acıyı azaltma ve yaşam süresini uzatma vaadi, diğer tarafta biyolojik eşitsizlik, yeni öjeni biçimleri, toplumsal denetim ve insanın kendisini bir ürüne dönüştürme tehlikesi var.
Ferry, kendisini bir tercih yapmak zorunda hissetmeden, ikisinin aynı teknolojik devrimin içinde nasıl birlikte var olabildiğini gösteriyor.
…
İnsan, yüzyıllar boyunca kader kabul ettiği alanları yavaş yavaş kendi seçiminin konusu haline getiriyor. Bir zamanlar nasıl yaşayacağımızı ailemiz, dinimiz, sınıfımız ve gelenekler belirliyordu.
Modern dünya bütün bu bağları en azından ilke olarak gevşetti. Evleneceğimiz kişiden mesleğimize, inancımızdan yaşam biçimimize kadar daha fazla şeyi kendimiz seçmek istiyoruz. Şimdi sıra bedenimize gelmiş gibi görünüyor.
Genetik mirasımız, bedensel özelliklerimiz, yaşlanma biçimimiz ve ne kadar yaşayacağımız da doğanın bize rastgele dağıttığı değiştirilemez koşullar olmaktan çıkarsa ne olacak? Transhümanistlerin “rastlantıdan seçime” derken kastettikleri tam olarak bu. İnsan artık hayatı nasıl yaşayacağının ötesinde, o hayatı yaşayacak varlığın nasıl biri olacağını da belirlemek istiyor.
Çağatay Olgun’un Sanatatak’taki yazısı