Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Wall of evenly spaced shelves filled with colorful books in a bookstore or library, warmly lit from above.
Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Banu Yıldıran Genç’in ‘Şehrin Köpeklerine Müjdeler’ adlı Ahmet Birsen romanı eleştirisi (Sel Yayınları).
  • Volkan Odabaş’ın ‘Mahir Efendi’nin Papağanı’ adlı Arzu Alkan Ateş öykü kitabı eleştirisi (Mahal Yayınları).
  • Can Öktemer’in ‘Aşırılıklar Üzerine Beş Kısa Sohbet’ adlı Adam Phillips kitabı eleştirisi (Çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları).

Ahmet Birsen’in tarih eğitimi, uzun yıllardır devam ettiği editörlüğü ama en çok içinde yaşadığı coğrafyayı tanıması romanın bu denli etkili olmasını sağlıyor. Romandaki sevginin yoğunluğunu okura geçiren, yaşananlara rağmen bir an bile umudu kaybettirmeyen “Şehrin Köpeklerine Müjdeler”, belki en çok yazıldığı dönemin şartlarıyla okunduğunda insana dokunuyor.

Son iki yıldır yaşadıklarımızı, sudan sebeplerle önümüze çıkarılan sokak hayvanları yasasını, sokaktan kaybolan köpeklerimizi, her gün barınaklardan kurtarılmaya, sahiplendirilmeye çalışılan hayvanları, barınaklarda birer birer can verenleri, canlarını dişine takıp onları kurtarmaya çalışan gönüllüleri, yapamazlar dediğimizi yaptıklarını, şimdi de kedilerin hedef gösterildiğini düşündükçe gözlerimize dolan yaşları anlamak mümkün oluyor.

Çünkü “Şehrin Köpeklerine Müjdeler” tam da 1910 yılında başlıyor. İstanbul’un köpeklerinin Batılı görünüm adı altında Sivriada’ya gönderilme sürecini anlatıyor. Yüz yılı aşkındır bir utanç meselesi olarak andığımız bu olay, Sivriada’nın adını Hayırsızada’ya çeviren bu uğursuzluk, bambaşka kisvelere bürünüp bizim de başımıza gelecekmiş meğer.

Aynı yüz on yıl önceki halk gibi itiraz edecek, ayaklanacak ama sonunda hiçbir şey yapamadan kalakalacakmışız öyle, ha bu cumhuriyetin vatandaşları, ha padişahın kulları…

Banu Yıldıran Genç’in Sanatatak‘taki yazısı


Arzu Alkan Ateş, sıradan/basit insanların öykülerini yazıyor Mahir Efendi’nin Papağanı’nda. Yaşamın bizi savurduğu köşelerin ve tesadüflerin ortak yazgısına odaklanıyor. İnsanın arkasında kalan sırları ifşa ediyor. Tutunmak için verdiğimiz mücadeleyi anlatıyor. Taşrada bir kız çocuğu veya bir kadın olarak var olmanın bilgisini aktarıyor.

Büyük resimde, Türkiye’de kadın olmakla ilgili dipnotlara da yer veriyor. Erkek egemen bir aile ve toplum yapısının bireyde bıraktığı travmaları/hasarları gözler önüne seriyor. Kötülüğün içimizde kök salıp büyümesine neden olan anne-baba tutumlarını sorguluyor.

“Kötülük öğrenilen bir şeydir” (s. 30) diyen Kıl Haydar’ın bu tespitinden yola çıkarak, bir çocuktan bir katil yaratan zihniyetin “kötülük toplumu”na dönüşen hasta yapısını deşifre ediyor. Kasabalı olmak’la, kentli olmak arasındaki gerilimli hattı takip ederken, hasar gören kişiliklerin kapanmaz yaralarını tekrar hatırlatıyor.

Mahir Efendi’nin Papağanı, belleğin hatırladıklarını anlatmaya sözlü bir kitap. Herkesin yaşamından geriye bırakacağı onca anının içinden süzülen bir demet. Bize geçmişi anımsatacak bir tat, bir doku, bir mekân, bir eşya, bir yüz, bir sesin… Ama en çok da bir sesin öyküleri…

Volkan Odabaş’ın Edebiyat Burada‘daki yazısı


Mevzu bahis aşırılık olunca, kavrama tutulan projeksiyon da o kadar büyük oluyor. Aşırılık kavramını farklı disiplinler üzerinden okumak elbette mümkün. Dolayısıyla katman katman büyüyecek bir konu var karşımızda. Neticede insanlık tarihi kadar eski bir mevzuyla karşı karşıyayız. Âdem ve Havva, ihtiyaçlarından fazla yedikleri için cezalandırıldılar.

Arzularını ve tutkularını keşfederken aslında onlara dair görünmez ama sert bir sınır olduğunu öğrendiler. İşte Adam Phillips’in kitap boyunca irdelediği, peşine düştüğü esas mesele de bu: Aşırılığın sınırı nerede başlar, nerede biter? O görünmez sınıra yaklaştığımızı hangi bilgiyle öğrendik? Bu durumda bir yerde bizi yoksun, hatta eksik kıldığını hatırlatıyor yazar.

Varoluşumuz gereği arzularımızın peşinden gidiyoruz. Merakımız, yönümüz ve kendimize çizdiğimiz yol haritası biraz da bu şekilde ilerliyor. Ama ya ona ulaşmamız yasaklandıysa?

Phillips, bu noktada aşırılığa dair normatif tertibin politik ve ahlaki olduğunu söylüyor. Aşırı cinsellik veya okulu asmak gibi şeylerin kısa sürede aşırılıkla tarif edilip sınır konulacağını söylüyor yazar. Yemeği fazla kaçırırsak rahatsızlanırız, sürat yaparsak kaza yaparız, bir ideolojiye fanatik bir şekilde bağlanırsak her şeyi yapabilecek hâle geliriz. Bizzat deneyimlemesek de bu davranışların kötü olduğunu biliriz. Buradaki normatif sınır anlaşılabilir.

Ama ya kendi arzularımız? Onlara çizdiğimiz sınırlar? Dolayısıyla buradaki sınırın bilgisi deneyimden değil, toplumsal normlardan geliyor.

“Aşırılıklarımız, kendi yoksulluğumuza dair sahip olduğumuz en iyi ipuçlarıdır ve bunu kendimizden gizlemenin en iyi yoludur.”

Can Öktemer’in Edebiyat Haber‘deki yazısı

Okumaya değer üç kitap eleştirisi