Sürece dair çok şey söyleniyor, yazılıyor. Ben de kendi penceremden, bir edebiyatçı gözüyle birkaç kelam etmek istedim…
Yüz yıllık ağır bir enkazın ortasında, yine muazzam bir rhetorical (sözde) gürültüyle karşı karşıyayız. Çerçeve yasa adı altında Meclis’ten geçirilen metin, toplumun üzerine serpilen belirsizlik tozunu dağıtmaktan ziyade, devletin tarihsel bagajını yeniden makyajlama çabasından ibaret. Yüzyılın düğümü çözülüyor yaygarası koparanlar, metnin satır aralarında gizlenen o kadim kibiri görmezden gelmemizi bekliyorlar.
Açıkça ve hiçbir politik nezakete sığınmadan ifade ediyorum: Ben Türk devletine güvenmiyorum.
Bu bir nefret ya da öfke ifadesi değil; şahsi deneyimlerin, tanıklıkların ve hafızanın bana yüklediği çıplak bir hakikattir. Yüzyıldır ürettiği her “çözüm” paketini bir tasfiye mantığıyla kurgulayan, muhatabını eşit bir yurttaş değil, ıslah edilmesi gereken bir “suçlu” gören bir devlet yapısına hangi somut temelle güveneceğiz?
Dağdakilere, o insanlara “Gelin” diyorlar. Ama gelirken geçmişlerini, onurlarını ve kimliklerini dışarıda bırakıp, devletin tanımladığı o dar “terör” parantezini kabul ederek eğilmelerini şart koşuyorlar.
Güven, lütfedilen adli maddelerle değil, eşitlik hukukuyla inşa edilir.
Bir insanı kendi evine dönerken itirafa zorlamak, barış değil; boyun eğdirme arzusudur.