Rivayete göre Orta Asya’daki göçebe Türkler bir yerde pastırma yapacak kadar bile uzun süre oturmaz, eti atın eyerinin altına koyar ve yol boyunca kurutarak yermiş.
Kalıcı bir yapı kurmaktan ya da bir yere kök salmaktan falan vazgeçtim, birkaç ay aynı toprakta beklemeye bile tahammül edemezlermiş.
Bugün aynı zihniyeti artık bozkırda değil, (örneğimi mazur görün lütfen) imar planlarında, arsa spekülasyonlarında ya da kredi başvurularında falan görür olduk ne yazık ki.
Bazen “Bizim ülkede neden kimse bunu sorgulamaz?” diyorum içimden ama, cevap da belli zaten; “İnsanımız böyle be abi”.
Sistemin neden böyle olduğunu sorgulamayanlar, o sistemin kime hizmet ettiğini de sorgulamıyor haliyle.
Bir arsanın imara açılmasıyla değerinin bir gecede on katına çıkmasına kimse “Neden böyle oluyor?” diye sormuyor mesela, aksine “Nasıl becermiş de bunu önceden öğrenmiş ve almış acaba?” diye hayranlıkla bakıyor bizde.
Toprakta işler böyle de plazada farklı mı?
Bir şirket kâr ettiğinde “Ne üretti de bu kadar başarılı oldu bunlar?” diye kimse merak etmiyor da, “Ne kadar büyüdü bunlar, kaç para ederler artık acaba?” diye konuşuluyor bizde.
Aynı dolu gördüğü bir restoranın keyfini çıkartacağına sandalye sayısını hesaplayan zihniyet.
Niyet ve emek önemsizleşince, üreten de üretmeyen de aynı kefede tartılıyor doğal olarak.
İktisat sözlüklerinde ‘rant’, emek harcamadan ya da üretim yapmadan, sahip olunan mülk, konum ya da ayrıcalık üzerinden elde edilen kazanç olarak tanımlanıyor.
Fatih Altaylı 2 Temmuz 2026 tarihli ‘Bankalar ve üç tip iş insanı‘ başlıklı yazısını;
“Anlayacağınız üç tür iş insanı var.
Bir, gerçekten varını yoğunu işine gömen ve üretmekten zevk alan.
İki, zora gelmektense işi bırakmayı tercih eden ve kazandığı parayı lüks tutkusuna harcayan.
Ve bir de aldığı krediyi işe yatırıp üretime yönlendirmektense özlemi duyduğu hayatı yaşamak için kullanan ve cirosunu kâr, hatta krediyi de miras zanneden tipler.
Bankalar ve ekonomi yönetimi bu üç tip iş insanını birbirinden ayırmayıp, hepsini aynı kefeye koyduğu müddetçe bu sistem böyle sürer gider.
Ve ne yazık ki, iktidar bu üç tip iş insanı arasında en fazla üçüncü tipi seviyor.” diye bitirmişti.
Sitare geçen haftaki yazıma mesaj atarak;
“Dert göçebelikten kaynaklanıyorsa bu zaten bizim DNA’mızda demektir. O zaman da ülkemizde kuralların ve yaptırımların çok sıkı olması gerekir aslında. Bizde ise tam tersi oluyor. Ceza yok, ne yaparsan yanına kalıyor ve biz de bunu yapanı ‘helal olsun be‘ diyerek alkışlıyoruz” diye yazmıştı.
İşte şimdi zurnanın benim için zırt dediği konuya geldim.
Problemin asıl kaynağı bu işte bu ‘alkış’ sanırım.
Kayınvalidem ile sık sık atıştığımız konu.
Bir toplum, üretmeden zenginleşeni ayıplamak yerine örnek gösteriyorsa, bu bahsettiğimiz ‘üçüncü tip’ de doğası gereği çoğalmaya devam ediyor.
İnsanlar ‘değirmenin suyunu‘ değil de, ‘değirmenin hızını‘ hayranlıkla sorunca, rantı meşrulaştıran da hukuk değil, işte bu bakış ve bu alkış oluyor anlayacağınız.
Keşke rant da faiz gibi haram olsaymış diye düşünürüm bazen.
Çözümün ahlâk vaazı olmadığını 58 senelik hayatımda ancak anladım galiba.
Bence çözüm mekanizmayı değiştirmekte.
Birinci adım bankacılık ve teşvik sisteminde atılabilir mesela.
Üretime, istihdama ya da ihracata kullanılacak bir kredi ile kişinin yaşam standardını yükseltmek için kullandığı bir krediyi, aynı faiz ve aynı kolaylıkla kullandırmamalı bankalar ya da kurumlar bana kalırsa.
Bir fabrika kurmak için alınan kredi ile bir villa ya da bir otomobil almak için kullanılan kredi arasında pratikte çok az bir fark var ülkemizde, çünkü denetim mekanizması paranın nereye gittiğini değil de, sadece geri ödenip ödenmeyeceğini takip ediyor işine geldiğince.
İkinci adım imar ve arsa rantına özel, caydırıcı bir vergilendirme olabilir mesela.
Bir arazinin sırf devlet kararıyla değer kazanması sonucu oluşan kazancın önemli bir kısmının bir vergi ile kamuya geri kazandırılabilmesi düşünülebilir mesela.
Bugün bu kazancın neredeyse tamamı vergisiz olarak o araziyi doğru zamanda ve doğru yerden alan ‘akıllı’ ya da ‘şanslı’ kişide kalıyor biliyoruz.
Öteki tarafta ‘üreten’ ise her ay stopaj, KDV, SGK falan derken anası belleniyor.
Aklıma gelen üçüncü bir adım ise çok daha zor, ama çok daha kalıcı bir adım kanımca.
İtibarın yeniden tanımlanması.
Bir toplum kimi ‘başarılı iş insanı‘ olarak öne çıkarıyor ve baş tacı ediyorsa, gençler de o rol modele göre şekilleniyor; işin doğası bu.
Bugün gençlerin bir kısmı artık üretmeyi değil, doğru araziyi doğru zamanda kapmayı ya da doğru ihaleye doğru zamanda teklif vermeyi ya da altının, dövizin veya borsanın muayyen günlerini hedefler hâle geldi.
Çünkü etrafta gördüğü örnekler sadece bunu ödüllendiriyor.
Biliyorum bu bir gecede değişmez, ama medyanın, iş dünyasının ya da devletin kimi öne çıkardığıyla doğru orantılı olarak değişmeye yarından itibaren başlayabilir.
Bir ülke kapak fotoğrafına kimi koyuyorsa gençler de onu takip eder; ben bunu bilirim.
Göçebe atalarımız anlıyorum ki bir yerde durmamışlar, belki de o günkü koşulları buna izin vermiyordu bilemiyorum.
Ama bugünün rantiyesinin böyle bir mazereti yok.
Üretmeleri gayet mümkün.
Biliyorum teklifim daha zor ve daha yavaş, ama mümkün.
Ülke yanlış olanı ödüllendirmeye devam ederse, doğru olanı seçenler giderek azalır diye, hem biliyor, hem üzülüyor ve hem de korkuyorum.
Kadim dostum Mahmut Gürtuna son yazımı okuduktan sonra, ‘Göçebe toplumlarla yerleşik toplumların tarih boyunca amansız bir çatışma içinde olduğunu ve bir toplumun aşiret bilincinden millet bilincine geçmesine ve oradan da modern devlet bilincine ulaşmasına uzanan yolun uzun ve zor bir süreç olduğunu‘ yazmış bana.
Modern olduğunu iddia eden bir devlet vatandaşını üretimine göre değil de mülkiyetine göre ödüllendirdiği sürece, toplum kâğıt üzerinde ne kadar modern görünürse görünsün, zihniyet olarak hâlâ atın eyerinin altında pastırma kurutuyor olacaktır.
Bunu istemiyorsak, önce hangi tipi alkışladığımıza bakmamız gerekiyor bence.