Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ındaki anlatıcı kendisini tanımayan biri değildir. Tam tersine, kendi çelişkilerini neredeyse acımasız bir dikkatle izler. Küçük düşeceğini öngörür, pişman olacağını bilir; yine de dönüp dolaşıp kaçınmak istediği şeyi yapar. Farkındalığı onu kurtarmadığı gibi, kimi yerde hareket edemez hale getirir. Zekâsı bir çıkış olmaktan çok kendi etrafında dönen bir koridora dönüşür. Yeraltındaki anlatıcının çıkmazı da burada başlar: İnsan kendisini bu kadar iyi görüp nasıl hâlâ aynı şeyi yapabilir?
Freud’un “Ben kendi evinin efendisi değildir” sözü bu çıkmazın başka bir tarafını gösterir. Kendimiz hakkında inanmayı sevdiğimiz şeylerden biri, gerçekten istediğimiz bir şeyi sonunda yapacağımızdır. Karar vermeyi iradeye, iradeyi davranışa fazla yaklaştırırız. Zarar verdiğini bildiğimiz ilişkiye döner, yapmak istediğimiz işi erteler, pişman olduğumuz tepkiyi yeniden veririz. Sonra açıklamayı kendimize çeviririz: İradesizim, yeterince istemiyorum, demek ki değişmeye niyetim yok. Oysa istemekle yapabilmek arasındaki mesafe her zaman isteğin zayıflığından doğmaz. Vazgeçmeye çalıştığımız şey, bize zarar verirken başka bir işe de yarıyor olabilir.
İşe yarayan sorunlar

Bize zarar veren bir şeyi neden sürdürdüğümüzü düşünürken çoğunlukla verdiği zarara bakarız. Oysa uzun süredir hayatımızda kalan bir davranış için başka bir soru gerekir: Benden ne götürüyor değil, benim için ne yapıyor? Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan biri bundan yorulduğunu bilir; uyumlu kaldığı sürece reddedilme ya da çatışma ihtimalini de azaltıyor olabilir. Bitmesi gerektiğini bildiği bir ilişkiye tekrar tekrar dönen biri her dönüşte incinir, ama ayrılığın ardından gelecek yalnızlık ona daha ağır gelebilir. Bir zamanlar çözüm olan şeyin zamanla bedeli ağırlaşmış olabilir.
Erteleme bunun daha sessiz örneklerinden biridir. Yıllardır başlayamadığı iş yüzünden kendisini suçlayan biri gecikmenin bedelini öder; başlamadığı sürece ortaya koyduğu şeyin yetersiz bulunmasıyla da karşılaşmaz. Gönderilmeyen başvuru reddedilmemiş, tamamlanmayan metin başarısız olmamıştır. “Henüz yapmadım” cümlesini taşımak, “Yaptım ve olmadı” demekten daha kolaysa gecikme tembellikten fazlasını yapıyor demektir. Başarısızlığı ortadan kaldırmaz; onunla karşılaşılacak günü erteler.
Buradaki kazanç, haz aldığımız ya da bilinçli bir çıkar hesabı yaptığımız anlamına gelmez. Daha çok tuhaf bir ruhsal muhasebe işler: Bir yerde bedel öderken başka bir yerde daha ağır geleceğini düşündüğümüz bedelden kaçınırız. Çocukken öfkesini göstermenin yakınlığı tehlikeye attığını öğrenmiş biri, yetişkinliğinde sürekli alttan almanın kendisini nasıl tükettiğini görebilir. Yine de itiraz etmek hâlâ kaybetme ihtimaliyle yan yana duruyorsa, susmak eski işini yapmayı sürdürür. Bir davranıştan vazgeçmeye karar vermek, onu gerekli kılan korkuyu aynı anda ortadan kaldırmaz. Çözüm eskimiştir; ama çözdüğü mesele bütünüyle ortadan kalkmamış olabilir.
Eski yol
Bir davranışın başlangıçta ne işe yaradığını görmek, yıllar sonra neden hâlâ sürdüğünü bütünüyle açıklamaz. Tekrar edilen şey zamanla daha az karar verdiğimiz, daha çok yaptığımız bir harekete dönüşür.
Wendy Wood’un alışkanlıklar üzerine çalışmaları, aynı koşullarda yinelenen davranışların çevredeki belirli işaretlerle güçlü bağlar kurabildiğini gösteriyor. Saat, mekân, can sıkıntısı, gerilim… Başlangıçta sıradan olan bu ayrıntılar, yeterince tekrarın ardından kendilerinden sonra ne geleceğini çağırmaya başlar. Niyet değişebilir; eski düzen bir süre daha çalışır.
Yıllardır aynı yoldan yürüdüğümüzde her köşede yeniden yön seçmeyiz. Ayağımız nereye döneceğini bilir. Her akşam saatlerce telefonda kalan biri “Bugün bakmayacağım” diye karar verdiğinde yalnızca o anki isteğiyle uğraşmaz; elinin düşünmeden telefona gittiği yüzlerce akşamı da karşısına alır. Her tartışmada sesini yükselten biri sakin konuşmak isteyebilir; gerilim arttığında kendisini yine eski tepkinin içinde bulabilir. Bazı davranışların gücü onları hâlâ çok istememizden ziyade onlara düşünmeden ulaşabilecek kadar iyi öğrenmiş olmamızdan gelir.
Tekrarı hemen karakterimize yazdığımızda, davranışın gücünü yanlış yerde ararız. “Yine yaptım” ile “Ben değişemem” arasında birkaç kelimelik ama ağır bir mesafe vardır. Yıllarca yürünmüş bir yol, artık oradan gitmemeye karar verdiğimiz gün ortadan kalkmaz; eski patika açıkken yenisini seçmek bir süre daha fazla dikkat ister. Üstelik yeni yolun başında bizi hemen bekleyen bir ödül de yoktur. Çoğu değişiklik, karşılığını vermeden önce bedelini tahsil eder.
Bedel
Karar vermenin güçlüğüyle değişmenin güçlüğünü birbirine karıştırmak kolaydır. Bir gece “Bundan sonra farklı davranacağım” demek birkaç dakika sürebilir; asıl iş ertesi sabah başlar. Değişimi düşünürken daha çok varacağımız yere bakarız: bitmiş işe, kurulmuş sınıra, geride bırakılmış alışkanlığa. Oraya kadar yapılacak küçük, sıkıcı ve kimsenin görmediği hareketlerin aynı çekiciliği yoktur. İstemek bir an olabilir; sürdürmek gündelik bir iştir.
Üstelik zamanın terazisi eşit tartmaz. Davranışsal iktisatta ‘zamansal indirgeme‘ diye tarif edilen eğilim, ileride elde edeceğimiz daha büyük bir kazancın bugünkü küçük ödül kadar güçlü hissedilmemesini anlatır. Sabah yataktan kalkmamak birkaç dakika daha uyku verir; düzenli hareket etmenin karşılığı haftalar sonra belirginleşir. Zor bir konuşmadan kaçmak o akşam huzuru korur, açık konuşmanın ilişkiye ne kazandıracağı ise henüz bilinmez. Gelecek daha iyi bir şey vaat etse de eski düzen ücretini peşin öder. Yenisi çoğu zaman bizden önce yatırım yapmamızı ister.
Değişmenin ilk karşılığı her zaman ferahlık değildir. Yıllardır herkese yetişen biri ilk kez sınır koyduğunda rahatlamadan önce suçluluk duyabilir. İşini son ana bırakmaktan vazgeçen biri, telaş ortadan kalkınca önünde ne yapacağını bilmediği bir boşluk bulabilir. Eski düzenin sağladığı kolaylık kaybolmuş, yenisinin getireceği şey henüz yerleşmemiştir. Geri dönme isteği de tam bu aralıkta güçlenir.
Fakat ödediğimiz bedel, çaba, beklemek ya da kısa süreli rahatlıktan vazgeçmekle kalmaz. Yıllarca aynı biçimde yaşadığımızda yaptıklarımız, kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeye de karışır. Bir noktadan sonra “Bunu hep böyle yapıyorum” ile “Ben böyleyim” arasındaki sınır silikleşir. O zaman değiştirmeye çalıştığımız şey bir davranışın ötesindedir.
Ben dediğimiz
Tekrarlanan davranışları anlatma biçimimiz de zamanla değişir. “Bu işi yine son güne bıraktım” derken bir süre sonra “Ben zaten son dakikacı biriyim” demeye başlarız. Kötü biten birkaç ilişki “Ben ilişki yürütemiyorum”a, yarım kalan girişimler “Ben hiçbir şeyi sürdüremem”e dönüşebilir. İlk cümleler yaptığımız bir şeyi anlatır; sonrakiler kim olduğumuza dair bir hüküm verir. Aradaki birkaç kelime, davranışı bir olay olmaktan çıkarıp kişiliğimizin kanıtına çevirebilir.
Bu hükümler acımasızdır ama bir tarafıyla düzen sağlar: Ne bekleyeceğimizi biliriz. “Ben hiçbir şeyi sürdüremem” diye düşünen biri, yeni bir işteki ilk aksaklığı o güne ait bir tökezleme olarak görmekte zorlanabilir; olan biten, kendisi hakkında zaten bildiğine inandığı şeyin yeni delili olur. Başardıkları istisna, yapamadıkları karakter özelliği sayılmaya başladığında geçmiş de tarafsız kalmaz. Eski hükmü doğrulayan sahneler daha kolay hatırlanır, ona uymayanlar arka planda kalır. Böylece “Ben böyleyim” cümlesi geçmişi tarif etmekle kalmaz; gelecekte neyi deneyebileceğimizin sınırlarını da çizer.
Eski bir davranışı bıraktığımızda yerine hemen yeni ve sağlam bir ‘ben‘ gelmez. Yıllarca ‘ailenin güçlü olanı’ diye bilinen biri yardım istemeye başladığında yalnızca yükünü paylaşmış olmaz; kendisini hangi özelliği üzerinden tanıdığını da tartışmaya açar. Hep ihtiyaç duyulan kişi geri çekildiğinde “Kimse bana ihtiyaç duymazsa ben kimim?” sorusuyla karşılaşabilir. Eski kimlik dar bir elbise gibi sıkıyor olabilir; yine de bedenimizin sınırlarını uzun süre onun içinde öğrenmişizdir. Ondan çıkmak rahatlatırken bir süre çıplak da bırakabilir.
Üstelik kim olduğumuza dair bu hikâyeyi tek başımıza yazmayız. ‘Fedakâr’, ‘güçlü’, ‘sorun çıkarmayan’, ‘her şeye yetişen‘ gibi sıfatlar kendimize verdiğimiz adlar olduğu kadar ailede, ilişkilerde, işte, bize ayrılan yerlerin de adıdır. Bakım vermek, idare etmek, kırmamak, yükü sessizce taşımak kişilik özelliği gibi anlatıldığında, toplumsal beklenti kolayca “Ben zaten böyleyim”e dönüşebilir. Farklı davranmaya başladığımızda kendi alışkanlığımızın dışında bizi eski halimize göre tanımış olanların düzenini de bozarız.
Bilmek
Kendimiz hakkında kurduğumuz hikâyeyi görmek, onu değiştirmeye yetmeyebilir. Bir davranışın hangi korkuyla, ihtiyaçla ya da eski deneyimle bağlantılı olduğunu anladığımızda, sanki üzerimizdeki etkisinin de azalması gerekiyormuş gibi gelir. Başarısızlık ihtimalinden kaçtığı için ertelediğini anlayan biri ertesi sabah yine dosyayı açmakta zorlanabilir. Herkesi memnun etmesinin reddedilme korkusuyla ilişkisini gören kişi, karşısındaki yüzünü astığında kendisini yine uzun uzun açıklarken bulabilir. İçgörü karanlıkta ışığı yakar; fakat odanın düzenini bizim yerimize değiştirmez.
Kendimiz hakkında vardığımız sonuçlarla davranışlarımız aynı koşullarda ortaya çıkmaz. Neden öfkelendiğimizi sakin bir akşamda anlayabilir, incindiğimiz anda en iyi bildiğimiz savunmaya yine başvurabiliriz. Bilgi çoğu kez güvenli bir mesafeden kurulur; davranış ise reddedilmenin, korkunun, yalnızlığın, arzunun ya da belirsizliğin tam ortasında sınanır. Bildiğimiz şey kaybolmaz; o anda sahnedeki tek kuvvet değildir.
Değişimin daha az etkileyici kısmı burada başlar. Aynı eleştiri geldiğinde hemen savunmaya geçmemek, birinin hayal kırıklığı karşısında koyduğumuz sınırı geri çekmemek, başarısız olma ihtimali belirginleştiğinde başladığımız işi sürdürmek gerekir. Bunların hiçbiri büyük bir aydınlanma anına benzemez. Çoğu küçük, tekrarlı ve ilk zamanlarda bize ait değilmiş gibi duran hareketlerdir. Yeni davranış önce yabancı gelir; tanıdık olan her zaman doğru olduğu için değil, uzun zamandır bizimle olduğu için tanıdıktır.
Yeraltındaki anlatıcı, gördükleri yaptıklarını değiştirmeye yetmediği için çıkmazdadır. Bizim için de ölçü, kendimiz hakkında ne kadar çok şey bildiğimiz değildir. Aynı an yeniden geldiğinde başka türlü davranabiliyor muyuz?
Geriye kalan
Değişemediğimizde şüpheyi kolayca isteğimize yöneltiriz: “Demek ki yeterince istemiyorum“. Bu hüküm karmaşık bir çatışmayı tek bir kusura indirir ve dosyayı kapatır. Oysa aynı yerde kalmamız, oradan ayrılmak istemediğimiz anlamına gelmez. Vazgeçmeye çalıştığımız şey çekildiğinde, daha önce onun tuttuğu yerde ne olduğunu görmeye başlarız.
“Neden hâlâ bunu yapıyorum?” sorusu bir yere kadar götürür. Daha zor olanı şudur: Bunu yapmadığımda neyle karşılaşıyorum? Ertelemediğimde hangi ihtimali göze almam gerekiyor; eski rolümden çıktığımda kendim hakkında hangi hikâyeyi artık eskisi kadar kolay anlatamıyorum? Değişimin önündeki engel kimi zaman vazgeçemediğimiz şeyin kendisinde değil, ondan vazgeçtiğimizde açılan yerde durur.
Bir davranışı neden tekrarladığımızı anlamak için her zaman onu yaptığımız ana bakmak yetmez. Cevap, kimi zaman onu yapmadığımızda geriye kalandır.