Sabah yazarı, meslek örgütlerini “kırılamayan tek vesayet” ilan etmiş. Yazıda yine bildik bir tablo çiziliyor: Zorunlu üyelikler, devasa bütçeler, kontrolsüz güç alanları ve hep aynı kişilerin yönettiği yapılar…
Kendi meslek örgütümden pay biçip, Türk Tabipleri Birliğinin bu iddiaların asılsızlığına nasıl örnek teşkil ettiğinden söz etmesem olmayacak! TTB’nin kapısından bir kez olsun içeri giren herkes bilir: Burada ne makam vardır ne maaş ne de iktidarın dağıttığı ayrıcalıklar.
Biz seçimlere girip görev üstlendiğimizde herhangi bir ücret, maaş ya da huzur hakkı falan almayız. Mesleğimizi sürdürür, hastalarımızla ilgilenir, derslerimize girer; kalan zamanımızı hekimlerin ve toplumun sağlık hakkını savunmaya ayırırız. Toplantılara başka kentlerden kendi zamanımızdan vazgeçerek gelir, çoğu zaman geceleri ve hafta sonları çalışırız. Bunun adı vesayet değil, gönüllü mesleki sorumluluktur.
İktidar ve sözcüleri neden meslek örgütlerinden bu kadar rahatsız peki? Çünkü meslek örgütleri, iktidarın doğru dediğine doğru demek zorunda değildir.
Salgında gerçek ölüm sayılarını sorar, araştırmalarla hakikati ortaya koyar. Depremde sağlık hizmetinin neden çöktüğünü araştırır. Hastanelerin ticarethane, hastaların müşteri haline getirilmesine itiraz eder. Sağlıkta şiddetin birkaç “münferit vaka” değil, uygulanan sağlık politikasının sonucu olduğunu söyler.
Savaşın, yoksulluğun, kötü çalışma koşullarının ve çevre tahribatının halk sağlığı sorunları olduğunu hatırlatır. Meslek örgütlerinin rahatsızlık vermesi tam da bu nedenle sağlıklıdır. Çünkü onların görevi iktidarı rahat ettirmek değil; mesleğin bilgisini ve toplumun hakkını savunmaktır.