Çarşıda, pazarda “Limonun tanesi 25 lira olmuş gördün mü?” diye feryat ediyorlar. “Nasıl geçineceğiz” diye soruyorlar. Otobüslerde, minibüslerde memleketin içine düştüğü duruma dertleniyorlar. Yedisinden yetmişine herkes “Bugüne kadar böylesini görmedim” diyor.
Kahvede okeye dönerken kiralardan, maaşlardan, emeklinin derdinden dem vuruyorlar.
İşyerine girdiğinizde mesai saatleri boyunca en çok “Üç kuruşa çalışıyoruz” sesleri kulağınıza çalınıyor. Herkes birbirine çalışma koşullarının ne kadar ağır olduğundan, maaşların ne kadar az olduğundan dert yanıyor.
Hatta Akdeniz’in mavi sularına karşı şezlonga uzananlar bile memleket meselelerinden başka bir şey konuşmaz oldular. “Ne yapacağız ya, bu millet ne yiyip ne içecek” diye feryat ediyorlar.
Öyle bir aydır, bir yıldır değil; 5 yıldır, 10 yıldır hatta 20 yıldır Türkiye’nin başka bir gündemi yok. Futbol konuştuğumuz kadar, belki daha fazlasıyla fiyatlardan, maaşlardan şikayet ediyoruz. Ancak işte görüyorsunuz. Onca şikayete, serzenişe rağmen değişen bir şey yok. Çünkü dertlenmek çare olmuyor. Serzeniş sorunları ortadan kaldırmıyor.
Geçim derdi ne kadar derinleşirse derinleşsin, pazardan ve marketten yükselen feryatlar ne kadar büyürse büyüsün sırf bundan dolayı koltuğunu kaybeden bir iktidar bugüne kadar görülmedi.
Biz şikayeti çok severiz. Ama sıra örgütlenmeye, mücadeleye gelince tablo değişir. Birdenbire öcü görmüş gibi sus pus oluruz. Örgütlenmek, hak aramak demokrasilerin vazgeçilmez parçası olsa da yıllardır memleketin kara listesinden çıkamadı. Sanki yasa dışıdır, korkulacak şeydir, insanın başını belaya sokar. O yüzden sivil toplum kuruluşlarından, sendikalardan, derneklerden uzak durmayı bir maharet sayarız. “Hiç işim olmaz” diye kestirip atarız.